Datça bence hiç abartılacak güzellikte bir yer değil, en azından benim gördüğüm kadarı ile değil. Yani bir kere görmek lazım ama ikincisine gerek yok. Ama gizli kalmış koyları varsa bilemem. O kadar uzun uzadıya kalamadık Datça'da. Çünkü Knidos'a kadar gitmeye şartlamıştık kendimizi. Knidos ise parmakla gösterilecek güzellikte. Ama kesinlikle deniz yolundan ulaşımı tavsiye ediyorum. Çünkü karayollu stres yapıyor insanda. Yol boyunca küçük köylerden geçtik. Kapı önünde oturan teyzeler dayılar "hoşgelmişsiniz" diye karşıladılar bizi. Benim gibi bir İstanbullu için bu da garip tabii. Millet aynı plazada çalıştığı insanlara bile selam vermezken, aynı apartmanda oturup birbirini tanımazken, el sallayan gülümseyen köylüler pek bir hoşuma gitti. Tabela kıtlığı olduğu için hepsine Knidos'u sorduk. "Doğru git doğru" diye cevap aldık. Biz doğru gidiyoruz da bir yerde yol ikiye ayrılıyor. Orda da işte sezgilerine güveneceksin. Neyse sonunda Knidos'u bulduk. Ama biz yanlış yoldan geldiğimize çok eminiz, kesin buranın doğru düzgün bir başka yolu vardır diyoruz. YOKMUŞ :( Buraya daha elektrik bile gelmemiş. Ama Amerika'dan, İtalya'dan, İngiltere'den yatlar gelmiş... Pes diyorum başka da bir şey demiyorum.
24 Ağustos 2008 Pazar
TATİL 3. DURAK DATÇA&KNIDOS
Datça bence hiç abartılacak güzellikte bir yer değil, en azından benim gördüğüm kadarı ile değil. Yani bir kere görmek lazım ama ikincisine gerek yok. Ama gizli kalmış koyları varsa bilemem. O kadar uzun uzadıya kalamadık Datça'da. Çünkü Knidos'a kadar gitmeye şartlamıştık kendimizi. Knidos ise parmakla gösterilecek güzellikte. Ama kesinlikle deniz yolundan ulaşımı tavsiye ediyorum. Çünkü karayollu stres yapıyor insanda. Yol boyunca küçük köylerden geçtik. Kapı önünde oturan teyzeler dayılar "hoşgelmişsiniz" diye karşıladılar bizi. Benim gibi bir İstanbullu için bu da garip tabii. Millet aynı plazada çalıştığı insanlara bile selam vermezken, aynı apartmanda oturup birbirini tanımazken, el sallayan gülümseyen köylüler pek bir hoşuma gitti. Tabela kıtlığı olduğu için hepsine Knidos'u sorduk. "Doğru git doğru" diye cevap aldık. Biz doğru gidiyoruz da bir yerde yol ikiye ayrılıyor. Orda da işte sezgilerine güveneceksin. Neyse sonunda Knidos'u bulduk. Ama biz yanlış yoldan geldiğimize çok eminiz, kesin buranın doğru düzgün bir başka yolu vardır diyoruz. YOKMUŞ :( Buraya daha elektrik bile gelmemiş. Ama Amerika'dan, İtalya'dan, İngiltere'den yatlar gelmiş... Pes diyorum başka da bir şey demiyorum.
23 Ağustos 2008 Cumartesi
TATİL 2. DURAK MARMARİS
Cumartesi ve Pazar Özdere geçirdiğim günlerin ardından 20 Temmuz Pazartesi sabahı Burcu'yla düştük Marmaris yollarına. Ben İstanbul'dayken bu yolculuğumuz için bir yol Cd'si yapmıştım. Ama arabaya binince gördüm ki Burcu'nun şirket arabasında sadece radyo var. Yollarda da doğru düzgün tek çeken radyo TRT FM. Böylece klasik müzik dinleyerek uzandık güneye. Güzel yurdumda yol boyunca duracak bir doğru düzgün yer bulamadığımızdan Çine'de bir ihtiyaç molası verdik. Çiş kokulu Çine hafızamıza böyle yer etti :) 3 saat sonra Marmaris'teydik. Marmaris'e 90 senesinden sonra ilk defa gittimden hiçbir yer tanıdık gelmedi bana. 18 senede haliyle çok değişmiş, çok gelişmiş. Ama görmeyenlere ya da uzun süredir gitmeyenlere ısrarla tavsiye ediyorum. Marmaris, Antalya ve Bodrum civarına oranla o kadar yeşil ki. Çam ağaçları denize kadar uzanıyor. Denizi de havası da çok sıcak değil. En azından bizim gittiğimiz dönemde değildi. Ben bir gece üşüyüp hırka bile giydim. Üstelik gece hayatı barları, diskoları, kafeleri, restoranları birçok yerle yarışacak düzeyde. Açıkçası ben böyle bir şey beklemiyordum. Üstelik turisten geçilmiyor. Ağırlıklı olarak İngiliz ve Ruslar var. Türk turist o kadar az ki insan sanki yurtdışında tatil yapıyormuş gibi hissediyor. Bizim otelimiz İçmeler mevkiindeydi. Oldukça doğru bir seçim yapmışız çünkü İçmeler merkeze en yakın mesafede ve denizi süper. 90 senesinde Turunç'da kaldığımızda merkeze inmek için 1 saat yol gitmek gerekiyordu. Yol bir hayli uzun olduğundan ulaşım denizden motorla sağlanıyordu. Tabii hal böyle olunca da motor saatlerine bağlı kalmak zorunda kalıyorsun. Onun için Marmaris'e yeniden gidersem seçimimi yine İçmeler'den yana kullanacağım. Bizim kaldığımız Marmaris Park, 5 yıldızlı olmasına karşılık Antalya'daki otellerle kıyaslanamayacak kadar eski ve mütevazi bir oteldi. Ama bence çok daha samimi ve sıcak bir oteldi. Çam ağaçlarımız ve hiç susmayan cırcır böceklerimizle 5 gün kaldık orada. Ama herşey dahil diye kendimizi kapamadık oraya. Arabayla Datça, Knidos yaptık. Tekne turuyla civar koyları dolandık. Ve tabii ki gece hayatına aktık. Oralarla ilgili izlenimlerim bir sonra ki yazıya.
13 Ağustos 2008 Çarşamba
TATİL 1. DURAK ÖZDERE
Evet efendim 1 yıldır beklediğim tatilim geldi de geçti bile. 2 koca haftayı geride bıraktık. Ama o kadar çok gezdim, o kadar çok eğlendim, o kadar çok dinlendim, o kadar çok anlatacak şey var ki... En baştan başlayalım. Bir yazı dizisi yapalım ne dersiniz?
İlk durağımız Özdere. Benim çocukluğumun geçtiği hemen her yaz gittiğim, çocukken tüm yazımı geçirdiğim İzmir'e bağlı mütevazi tatil beldesi. Buradaki yazlığımızın dili olsa da anlatsa. İlk annemin karnında gitmişim oraya, tabii benden öncesi de var. Ama elektriğin bile olmadığı o dönemlere şimdi girmeyeceğim. Çocukken bahçesinde koştuğumuz, ağaçtan evimizin üstünde oyunlar oynadığımız, barbie bebeklerle çay partileri düzenlediğimiz, taşları boyadığımız, bahçesine çadır kurduğumuz çocukluk günlerimiz çok geride kalsa da dostluklarımız baki. Biraz biraz büyümeye başladığımız günlerde buradan yazlık mı alınır diye hayıflandığımız, diskosu, barı, piyasası olmayan bu yerde o kadar güzel anılar biriktirmişiz ki... İyi ki de büyükbabamlar buradan bir yazlık almışlar. Daha doğrusu elleriyle bu yazlığı yapmışlar. O yıllarda kaçak olarak Merkez Bankası'na girme çabalarımız, Askeriye'ye girmek için attığımız binbir takla bugün bile düşününce beni çok eğlendiriyor. Sahilinde az mı içtik, kumsalına az mı kustuk, neler neler... Herbiri başlı başına bir konu başlığı olur. Yüzmeyi orada öğrendim, ilk kez orada sarhoş oldum, ilk aşkımla orada tanıştım daha neler neler... Bugünse kalabalıklaşmasına rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu yerde en sevdiğim şey eski arkadaşlarıma rastlamak, eski günlerden konuşmak. Sanırım en çok burada büyüdüğümü hissediyorum. Evlenenler, çocuklananlar derken havası, suyu değişmeyen bu yerde tek değişenin biz olduğumuzu anlıyorum. Cüneyt ile tanışmamıza vesile olan bu yerde geçmişe dalıp gidiyorum. Kısacası Özdere benim için zaman tüneli gibi. Hayattan göçüp gidenler, hayatımızdan çıkıp gidenler derken kalanların değerini daha da çok anlıyor insan. Burcu benim yazlıktan arkadaşım yani çocukluk arkadaşım. Sadece birbirimizi yazları görmemize rağmen bunca yıl hiç kopmadık. Her yaz birlikte tatil yaptık ama hep Özdere'de yaptık. Bu yaz ise bir değişiklik yaparak Özdere'de buluşup kendimizi yollara attık. Ben 18 Temmuz Cuma akşamı atladığım gibi otobüse geldim Özdere'ye. Aslında 2 gün kalıp babaannemi görmekti niyetim ama bana son dakikada sürpriz yapan kuzenim, karısını ve kızını alıp haftasonu için geldi Denizli'den. Kuzenim Kaya her Özdere anımın değişmeyen kahramanı. Çünkü birkaç yıl öncesine kadar yani hayat kavgasına düşmediğimiz günlerde Kaya tüm yazını burada geçirirdi. İzmir'de yaşadığı için onu da sadece yazları görebilirdim ama birlikte büyüdük diyebilirim. Çocukken bebeğimi balkondan sallandırır atmakla tehdit ederdi, büyüdüğümüzde ise ben erkek arkadaşımla rahat buluşabileyim diye evden benle birlikte çıkar, tüm gece tek başına dolanır beni beklerdi. Sonra sanki tüm gece birlikte takılmışız gibi eve birlikte dönerdik. Şimdi ise baba olmuş kızının peşinden kumsalda koşuyor :) O hafta sonunu birlikte geçirdik. Burcuların balkonunda oturup eskileri yad ettik. Sonra onlar evlerine döndüler biz ise Burcu ile Marmaris yoluna koyulduk.
18 Temmuz 2008 Cuma
TATİLİM GELDİ!

Evet sonunda tatil zamanı geldi. 1 yılı daha devirdim ve tatile hak kazandım. Türkiye Cumhuriyeti'nin çok sevgili bir vatandaşı olduğum için bu senede 2 koca hafta tatilim var. İlk haftasını önümüzdeki hafta kullanacağım. Bu gece yola çıkıyorum. Önce Özdere sonra Marmaris sonra tekrar Özdere yaparak turumu tamamlamayı düşünüyorum. Bu tatilin en özel yanı iki kız olarak tatil yapacak olmamız. Thelma and Louise hesabı yazlıkta buluşup arabamıza atlayıp güneye ineceğiz. İki özgür, bekar bayan yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Marmaris İçmeler mevkininde bol bol dinlenmeyi, bol bol eğlenmeyi, bol bol gezmeyi, bol bol içmeyi, bol bol yüzmeyi, bol bol dans etmeyi, bol bol güneşlenmeyi, bol bol yemeği, bol bol yatmayı planlıyoruz. Herşeyi bol bol yapamalıyız çünkü ikimizde bir yıl boyunca haddinden bol çalışıyoruz. Dönüşte görüşmek üzere...
17 Temmuz 2008 Perşembe
30 OLDUM :)
3 Temmuz 2008 Perşembe
GÜÇLÜ KADINLAR
Bugün patronum bana bu yazıyı gönderdi. Tam da 30 yılın muhasebesini yaparken düşüncelerime tercüman olan bu yazıyı buraya koymadan edemedim. Güçlü kadınlar vardır, her işlerini kendileri halletmeye çalışan. Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen. Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler. Evdeki tüm tamirat, tadilat işlerinden anlarlar. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler. Faturalarını kendileri yatırırlar. Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar. Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler. Özgürlüğü severler, dik durmayı da, güçlüdürler çünkü…
Aşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra, akşamları yorgun da olsalar sevgilileri buluşalım dediğinde, hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan, o her neredeyse onun olduğu yere giderler.
Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının haberi bile olmaz yaşadıkları sıkıntıdan, yansıtmazlar çünkü. Para var mı, işyerinde sıkıntı mı oldu, birine canı mı sıkıldı, hiç bunlarla yormazlar birlikte oldukları erkeği. Çünkü istemezler kimse onlara acısın.
Sonra da bir bakarlar ki, bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz. Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına dönüşür. Eskaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar, bu sefer de sorunlu kadın, kaprisli kadın, tahammül edilmez kadın damgasını yerler. Bu yüzden de terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Terk eden erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini, içinde yaşadığı fırtınalardan bihaber.
Sonra bir dosttan, eşten ya da tanıdıktan duyarlar ki onu terk eden gitmiş erkeğe muhtaç yaşamak zorunda olan biriyle beraber olmaya başlamış. Erkekler çok severler böyle kadınları. Birinin ona muhtaç olduğunu görmek bir çok duygusunu okşar erkeğin. Onlara kendini erkek gibi hissettirir! Bu zayıf kadınlar erkeklere bağımlıdır.
Mesela fatura filan yatıramazlar, anlamazlar çünkü. Nerden yatırılır onu da bilmezler. Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar, çünkü taşıyamazlar onca torbayı. Hep yorgun olurlar, bütün gün spor salonları, kuaför, o mağaza, bu mağaza gezerler. Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar. Akşam eşleri eve geldiğinde, bugün nereye yemeğe gidelim, diye sorarlar. En kötü ihtimal dışardan yemek söylerler. Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere. Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar. Huysuzluk da ederler, ama bu erkeğin hoşuna gider, çünkü kadın ona muhtaçtır, söylenmeyen güçlü kadının aksine, hiçbirşeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar. Pek teşekkür etmezler, kıskançlık krizlerini de severler. Kocasının ve sevgilisinin hayatlarını karartırlar. Erkekler bu kadınları asla terk edemezler. Çünkü o güçsüz, kırılgan bir kadındır. Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur. Koruyup kollanmalıdır her an o!
Zayıf kadınlar hiç çökmez, buruşmaz ve yıpranmazlar. Ancak işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır. Ve geride kalan güçlü kadınlar tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar.
AYLİN KOTİL SARIGÜL
2 Temmuz 2008 Çarşamba
GERİ SAYIM BAŞLADI...
Ahlayıp vahlayıp yaşlanıyorum triplerine girmeden önce 30 yılın ardından hayatta neler öğrendim onları yazayım dedim. Yani 30 yıl demek büyümek demek, yaşayıp deneyimlemek demek olgunlaşmak demek. Evet 10’lar güzeldi, 20’ler daha da güzeldi ama eminim ki 30’lar daha da güzel olacak. Çünkü artık ayaklarım daha sıkı yere basıyor, sesim daha gür çıkıyor, kendime güvenim tam. Artık biliyorum ki…
Acılar insanı öldürmüyor.
Her karanlığın ardından güneş doğuyor.
Kimse gerçek bir arkadaşın yerini tutmuyor.
İnsan karşısındaki değiştiremiyor sadece kendini değiştirebiliyor.
Aşk çabuk bitiyor, sevgiyse çok emek istiyor.
Hiçbir şeyi planlayıp programlamak mümkün değil hayat bildiğini okuyor.
Düşmeden yürünmüyor.
Hayatına giren her insan sana bir şeyler öğretiyor.
Kaşındaki suçlamadan önce kendine dönüp bakmak gerekiyor.
Büyük konuşmamak gerek, başa gelen çekiliyor.
Ve en önemlisi HAYATTA EN ÖNEMLİ HAZİNE ANNE VE BABA.
28 Haziran 2008 Cumartesi
YENİ BANYOM :)
17 Haziran 2008 Salı
İTALYAN LİSESİ

12 Haziran 2008 Perşembe
BANYOSUZ KALDIM
Banyosuz kaldım arkadaşlar, artık banyomun yerinde bir harabe ve moloz yığını var. Taş üstünde taş bırakmadılar. Bu nedenle Nimbus ile ben annemlere taşındık. Eski odamıza yerleştik. İkimizin de yabancı olmadığı bir mekan :) Ben 1984-2005 yılları arasında ordaydım. Nimbus'un da ilk bildiği ev orası. O günlerden farklı olarak şimdi bir de Mutlucan da var ailemizde. Bu önemli bir şey çünkü iki kedi birbirleriyle hiç anlaşamıyorlar. Annemin sürekli trafik polisliği yapması gerekiyor. "Sen şu odaya gir sen şu odadan çık" diyerek hiç karşılaştırmamaya gayret ediyor kedileri. Karşılaşınca ne oluyor diye soracak olursanız, kan gövdeyi götürüyor diyebilirim. Bir dönem annemlerin evinde tadilat olduğunda 40 gün kadar Mutlucan bizim evde kalmıştı. Süre bu kadar uzun olunca ben birbirlerine alışacaklarına emindim ama ne gezer. Arpa boyu yol katedemedik. Neyse bu sefer ki birlikteliğimiz en iyi ihtimalle 1 hafta sürecek. Tüm banyo yıkılacak. Borular değişecek. Fayanslarla birlikte banyonun düzeni de değişecek. Artık bir küvetim değil, bir duşakabinim olacak. Neye benzeyecek nasıl olacak bilmiyorum ama en azından temiz ve yeni olacak. Son dönemlerde küvetime bakıp bakıp ne kadar eski ve çirkin olduğunu düşünüyordum. Sonunda düşünce gücümle onu yok ettim :) Şaka bir yana 25 yıllık binada tüm tesisat eskimiş, alt katıma su akıtıyordu. Onun için böyle bir operasyona girdik. Tüm dairelerde sırasıyla bu işlem yapılıyor şu aralar. Benden önce alt katımda vardı. Benden sonra üst katımda olacak. Artık yeni banyomun fotoğrafalarını çeker bloguma koyarım.
11 Haziran 2008 Çarşamba
KUMAR-İÇKİ-GECE HAYATI :)
Son zamanlarda pek sesim soluğum çıkmıyor. Napıyorum, ne ediyorum diye merak edenlere kısa bir özet geçeyim. Aşkta değil kumarda kazanıyorum :) Şaka bir yana son zamanlarda iş yerindeki arkadaşlarla iş çıkışı kağıt oynamaya sardık. Pis 7'li ile başlayan maceramız, pokerle devam etti. Aralarda sessiz sinema ve playstation da oynuyoruz ama bunların içinde en çok poker sardı bizi. O kadar çok sardı ki bir araya gelemesek de facebook üzerinden oynuyoruz. Çok zevkli tavsiye ederim. Onun dışında geceleri dışarı çıkıyoruz. Yıllardır ayrı kaldığım gece hayatına hızlı bir dönüş yaptım. İşten eve gidip, yemek yiyip, dizi izlediğim dönemlerden sonra iyi geldi valla. Dışarda ne güzel bir hayat var. İstanbul'da haftanın 7 günü sabahlara kadar hareket bitmiyor. Eğlenmeyi ne çok seven bir toplumuz. Avrupa'da belli bir saatten sonra herkes evine çekilir. Eeee ne de olsa erken yatıp erken kalkıyorlar. Ben ise 10'da iş başı yapıyorum :) Tabii onlar en geç saat 17.00'de paydos ederlerken ben en iyi ihtimalle 19.00'da çıkıyorum. Neyse konumuza geri dönecek olursak kendimi sokaklara attım bu dönem. Yiyelim içelim politikası izliyorum :) Özellikle hafta sonları o bar senin bu bar benim gezip dans edip şarkı söyledikten sonra eve dönmeden önce midye dolma faslımız var. Güzel şehrimin bir güzelliği daha. "Aç abi aç" diyerek 60-70 midyeyi mideye indiriyoruz. O saatte o limon sıkılmış midyeler lokum gibi geliyor valla. Sonra sabah ezanına müteakip yatak yolu gözüküyor. Ertesi sabah yorgunluk oluyor ama değer...
1 Haziran 2008 Pazar
TİYATRO FESTİVALİNİN ARDINDAN

Bir tiyatro festivalini daha bitirdik. OHHHH diyebilir miyim? Şükür bitti :) Valla paramızla rezil olduk. Resmen sabrımız sınandı. Geçen pazar Ölüm Hastalığı'na gittim. Ünlü Fransız sinema sanatçısı Fanny Ardant'ın tek kişilik bir oyunu. Nasıl durağan, nasıl sıkıcı anlatamam. Üstelik de Fransızca. Kadın 1 saat boyunca anlattı da anlattı. Oyunculuk namına hiçbir şey yok. Kadın anlatıyor biz dinliyoruz. Aslında dinlemiyoruz da üstten geçen tercümesini okumaya çalışıyoruz. Yok ya tiyatro bu olmaz diye çıktım salondan. Bir tomar para vermesem sonunu da beklemezdim ya hadi sabır sabır diye sonunu getirdim. Dün gece de Operation: Orfeo'yu izledim. Aman diyeyim size aman aman... Danca opera nasıl geliyor kulağa bilmem ama pek fenaydı. Fenanın fenası. İlahiler ve opera. Yine oyunculuk yok. Stilize hareketler var. Müthiş bir görsel şölen ama yine sıkıcının sıkıcısı. Bir sürü insan salonu terk etti. Ama bir sürü insan da elleri çatlayana kadar ayakta alkışladı. Valla ben de sabrımdan dolayı kendimi alkışladım. Sonuna kadar dayandığım için kendimle gurur duydum. Biz bu işten anlamıyoruz diyeceğim ama yok ya ne anlamaması, biz de anlamıyorsak kim anlayacak? Üstelik oyun sırasında 2 kere elektrik kesildi. Daha doğrusu arıza çıktı. Bir de kedi geçti sahneden :) Komedi valla. Biliyorum ben Tanrı sabrımızı sınadı :) Neyse geçti bitti. OHHHHHH.....
23 Mayıs 2008 Cuma
GEYİKLER LANETLER

Festivaller geçiyor güzel şehrimden. Yılın en güzel zamanı. Gün olmuyor ki bir yerde bir festival, bir konser, bir etkinlik olmasın. Herkese göre, her zevke göre bir şey var. Yeter ki gitmek iste. Ne partiler bitiyor, ne şenlikler... Geçen Cumartesi akşamı Beyoğlu'ndaydım. İstiklal Caddesi'nde yürürken dedim ki kendi kendime dünyanın başka hangi şehrinde gece hayatı bu kadar renkli olabilir. Benim bildiğim hiçbir büyük Avrupa şehrinde yok böyle bir şey. Gece-gündüz kalabalık, yaz-kış dolu bu İstiklal Caddesi. O kadar çok cafe, bar var ki saymak mümkün değil. Herbiri ayrı telden çalıyor ve herbiri de dolu. İnsanlardan yürünmüyor ara sokaklarda bile. Üstelik 19 Mayıs nedeniyle bir sürü insan da güneye kaçtı. Gece hayatı nedeniyle Bodrum'u tercih edenler bir de buranın halini görsün diye geçirdim içimden. Var mı buradan daha güzel bir gece hayatı başka bir yerde? Bir de tiyatro festivali coşkusu sardı şimdi Beyoğlu'nu. Değmeyin keyfime :) Dün akşam festivaldeki ilk oyunumu izledim. İtalyan Arca Azurra Teatro'nun çok güzel bir "Geyikler Lanetler" yorumu. Murathan Mungan'ın müthiş eseri. Oyun zaten masal gibi şiir gibi. Bir de İtalyanca olunca melodik olmuş, tadından yenmez. O kadar yakışmış ki İtalyanca bu kadar olur. Valla kulaklarımın pası gitti. Oyun aldı beni götürdü çoook uzaklara. Zamansız, mekansız diyarlara. Ruhumu okşadı resmen haz verdi. Murathan Mungan sahneye çıktığında ellerim patladı alkışlamaktan. Bu kadar mı güzel yazılır kardeşim. Oyuncular da o kadar anlam kattılar ki sözlerine, o kadar yaşadılar ki içlerinde. Abartısız, çok temiz bir iş çıkardılar. Göremeyenler için üzgünüm bir tekrarı daha yok.
17 Mayıs 2008 Cumartesi
BU MUDUR?
Nil Karaibrahimgil - Bu Mudur?
Aşk...
Kalbim vurulmuş mudur?
Ça çarpıp durmuş mudur?
Bu Mudur?
Modern zamanlarda aşk
Yorulmuş mudur?
Bu Mudur?
Yanıp sönerken ne güzeldi
Ne güzeldi ne güzeldi
Kayıp giderken ne güzeldi
Ne güzeldi ne güzeldi
Aşk..
Senin kalbin boş mudur?
Çalsam evde kimse yok mudur?
Bu Mudur?
Modern zamanlarda aşk
Dibdidirırum budur
Bu Mudur?
Yanıp sönerken ne güzeldi
Ne güzeldi ne güzeldi
Kayıp giderken ne güzeldi
Ne güzeldi ne güzeldi
Aşk...
Aşk...
Nefesler tutulmuş mudur?
Atmosferde aşk yok mudur?
Bu Mudur?
Modern zamanlarda aşk
Buharlaşıp uçmuş mudur?
Bu Mudur?
Yanıp sönerken ne güzeldi
Ne güzeldi ne güzeldi
Kayıp giderken ne güzeldi
Ne güzeldi ne güzeldi
Aşk...
ZORU SEVİYORUM

Hayata karşı duruşu olan insanları seviyorum. Tabuları umursamayan, klişelerden uzak duran, kendi tarzını yaratan insanları... Ruhu çocuk insanları seviyorum yani kendi bildiğini okuyan, içinden geçeni yapan. Ele avuca sığmayan, çılgın insanları seviyorum. Kedi gibi kıçına kuyruk başına buyruk insanları... Zor insanları seviyorum, elde etmesi zor, anlaması zor, birlikte yaşaması zor insanları... Mazoşist değilim elbette. Annemin dediği gibi zor olan hayatı daha da zorlaştırma derdinde hiç değilim. Ama mücadeleyi seviyorum. Çabalamayı seviyorum. Keşfetmeyi seviyorum. Kolay olan beni çekmiyor. İş, aşk herşey için geçerli bu. Farklı düşünen insanları seviyorum. Daha doğrusu saygı ve hayranlık duyuyorum onlara. Ve bundan daha çekici bir şey yok benim için :)
7 Mayıs 2008 Çarşamba
DALGALANDIM
Ben de bu aralar dalgalandım ama durulamadım maalesef :)
GRİPİN - DALGALANDIM DA DURULDUM
Yar deyip de sinene sarsan beni
Bir gün öldüreceksin en sonunda sen beni
Dalgalandım da duruldum
Koştum ardından yoruldum
Binlerce güzel sevdim de
En son sana vuruldum
Yaktın yıktın kül ettin, erittin beni
Mecnuna döndürdün, mahvettin beni
Aşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni
6 Mayıs 2008 Salı
NASIL GEÇTİ 1 AY?
Son bir ay çok hızlı, çok inişli çıkışlı, her anlamda yoğun geçti. Başım döndü, midemlerde kelebekler uçtu, bazı günler uyuyamadım, bazı günler ağzım kulaklarımda dolandım. Çok çalıştım, çok gezdim. Kısacası son bir ayı dolu dolu geçirdim. Buraklar ziyarete geldi Almanya'dan, Burcu iş için geldi İzmir'den, Kaya fuara geldi Denizli'den. Misafirim boldu. Film Festivalini takip ettik Filiz'le, Büyükada'ya gittik iştekilerle. Burcu ile Boğaz yaptık. Buraklarla Beyoğlu. Gezdik içtik. Ohhh... İşler çok yoğundu sürekli bir telaş, sürekli mesai. Koştur koştur dur. Bir de üstüne geçmişten, 14 yıl önceden bir anı. Karıştım arap saçına döndüm. Sonra yeniden kendimi çözdüm. Şimdi yeni aya yeni heyecanlarla başlamanın keyfini yaşıyorum.
23 Nisan 2008 Çarşamba
BÜYÜKADA



Bugün 23 Nisan yani Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olmanın dışında Büyükada'daki Aya Yorgi kilisesinde adak günü. Her sene yüzlerce insan bugün oraya adak adamaya gidiyor. Ama işin ilginç yani ben çocukluğumdan beri Büyükada'ya giderim, tepeye tırmanır, o küçük Ortodoks kilisesine adak adarım, a gününün 23 Nisan olduğunu son yıllarda öğrendim. Açıkçası bir anlam da veremedim yani niye tek bir günle sınırlansın ki. Bir kere yanlışlıkla 23 Nisan'da hazır tatil, hava da güzel adaya gidelim fikrini o günün adak günü olduğunu bilmeden deneyimledikten sonra şu öğrendim ki: Adaya her gün gidilir, o gün gidilmez. Gitmek bir dert, dönmek bir dert, fayton bulmak, kiliseye girmek, hatta yemek yemek bile dert... Bu nedenle biz klasik bahar ziyaretimizi ve 2008 ibadetimizi :) geçtiğimiz Cumartesi günü gerçekleştirdik. Bugün gidenlerin allah yardımcısı olsun. Valla Cumartesi günü bile ciddi bir kalabalık vardı. Bizim vapur nasıl batmadı bilmem. Tıkış tepiş, üst üstte, altta altta her adaya mütemadiyen uğrayarak bir buçuk saatte adaya vardık. Önce güzel bir çay içtik iskelede, sonra atladık faytonlara tıngır mıngır yola koyulduk. Hava nasıl güzel anlatamam, ne sıcak, ne de soğuk. Güneş tüm haşmetiyle kendini gösteriyor ama yakmıyor. Her yer yemyeşil bahar kıyafetine bürünmüş. Neyse efendim Lunapark'a kadar faytonla geldik. Sonra yokuşun başında arkadaşlar dediler ki tepeye kadar konuşmak yok sadece adağını düşüneceksin. Hoppala bu da yeni mi çıktı, ben yıllarca konuşarak çıkmışım o yokuşu şimdi mi konuşmayacağım. Tabii ki konuşarak çıktım bunca zaman yaptığım gibi :) Adağımı adadım. Bir önceki gelişimde adadığım şey olduğu için yağımı götürdüm. Sonra da hep beraber yemek olayına girdik. Temiz havada yürüyüş öyle bir acıktırdı ki beni, ben bile şaşırdım çünkü son günlerde ciddi bir iştah sorunum var. Köfte, patates, bira, salata ne varsa tabağımda büyük bir iştahla sildim süpürdüm. 2 biranın ardından şarkılar söyleyerek indik yokuştan :) Atladık faytonumuza düştük dönüş yoluna. Yorgun, mutlu, çakır keyif. Eeee ne beklenir günün sonunda. Eve dönüş ve uyku değil mi? Yanıldınız biz yeni maceralara doğru koyulduk. Onu da anlatmak başka bir güne kalsın :P
18 Nisan 2008 Cuma
ARANIYOR SAHİBİ RUHUMUN
Bu sene Eurovision şarkı yarışmasında bildiğiniz üzere bizi Mor ve Ötesi temsil ediyor. Çocukluğumdan beri izlerim Eurovision'u ama son yıllarda cidden sevdiğim işler çıkıyor. Gerçekten gönülden destekliyorum bizimkileri. Bu sene ki şarkıyı da çok sevdim. Hatta o kadar çok sevdim ki sabah akşam dinliyor, dinlemediğim zamanlarda da söylüyorum. Şarkı sözleri de pek manidar. Duygularıma tercüman olmuşlar adeta :)
Mor ve Ötesi - Deli
Aranıyor sahibi ruhumun
Tam yerine mi düştüm
Direniyor faili tutkunun
Kızmış ve küçülmüş
Aranıyor sahibi ruhumun
Tam yerine mi düştüm
Direniyor direniyor direniyor
Beni büyütün, ağlatmayın
Sevginiz nerde övündüğünüz
Beni büyütün, ağlatmayın
Sahte düşlerle oyalamayın
Bir akıllı bir yarım deli
Dört yanım akıllı bir yanım deli
Herkes akıllı bir ben deli
Bir ben deli bir ben deli
Beni büyütün, ağlatmayın
Sevginiz nerde övündüğünüz
Beni büyütün, ağlatmayın
Sahte düşlerle oyalamayın
