13 Temmuz 2009 Pazartesi

Nasıl Bir Blogcuyum?



Kardeşim beni mimlemiş. El mahkum yazacağız. Bakalım ben nasıl bir blogcuymuşum?

Nasıl Başladım?
Arkadaşım Ebru "sıradan bir insanın günlüğü"nü yazıyordu. Çok da güzel yazıyordu. Sonra bir gün ben de yazmaya karar verdim çünkü bir anda hayatım 180 derece değişti ve 9 yıllık bir beraberliğin ardından yeni bir hayata merhaba dedim.

Neden Yazıyorum?
Aslında benim işim yazmak. Yani yazarak para kazanıyorum. Baktım ki sürekli başkaları için birşeyler yazıyorum. Kendim için yazmak istedim. Rahat ve özgür. Eskiden günlük tutardım. Sonra ufak defterlere not almaya başladım. Şimdiyse blog yazıyorum. Aralarda dönüp bakmak için eşle dostla iletişim kurmak için. Temelde unutmamak, unutulmamak için :)

Yazmaya Zamanım Var mı?
İşim bu dedim ya. Ben zaman bulamayacağım da kim bulacak? Ama canımın istemesi, keyfimin yerinde olması lazım. Zaten tüm gün zorunlu olarak yazdığım için kendimi zorlama taraftarı değilim. İçimden geldiğinde yazıyorum. Gelmediğinde hiç zorlamıyorum.

İddialı mıyım?
Hiç değilim. İddialı olmam için reklamcı gibi düşünmem lazım. Onu zaten sürekli yapıyorum onun için burada strateji geliştirmeye, reyting kaygısına düşmeye hiç niyetim yok.

Neden Şen Dul?
Hayatımın değişmesine neden olan medeni durum değişikliğimden dolayı.

Ben Kimim?
31 yaşında bir reklam yazarıyım. Kediseverim, tatilseverim, çiçekseverim, tiyatroseverim, ailemi, dostlarımı severim...

Neden Blog Okuyorum?
İş icabı, çoğunlukla ise dostlarımdan haber almak amaçlı.

Sıra geldi birini mimlemeye. Demetimi mimliyorum. Uzun süre soluksuz okuduğum arakadaşım Demet, şimdi benim gibi keyfekeder yazmaya başladı. Ama benim gözüm her gün bir onun bir de Filizimin blogunda. Onun için yaz bakalım Demetim "sen nasıl bir blogcusun?"

11 Temmuz 2009 Cumartesi

ANGEL BLUE

Yengeç burcu kadını olarak en sevdiğim yerler daima deniz kenarları olmuştur. Denize girmem şart değil, görmem, koklamam ve hissetmem bile yeterli. Bambaşka bir ruh hali sarıyor içimi. İstanbul Boğazı'ndaki restoranlar, cafe ve barlar da bence dünyada eşsiz. Böyle bir şehirde yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Ve hemen her Boğaz'a gittiğimde ruhumu yeniliyorum. 31. yaş doğum günümde de tercihim yine deniz kenarından yana oldu. Benim gibi denizi ve deniz mahsüllerini çok seviyorsanız size çok güzel bir mekan önereceğim: Baltalimanı'nda Angel Blue Restaurant. Biz de buraya dün akşam ilk defa gittik ama daha çok gitmeye kararlıyız. Mekanın konumu enfes, yemekleri muhteşem. Kalamar, karides, lakerda ve barbun bizden tam not aldı. Son zamanlarda gittiğimiz farklı yerlerdeki birçok balık restoranını sollayarak ilk sıraya geçti. Balık severlere duyurulur...

10 Temmuz 2009 Cuma

Kusursuz Makyajın İncelikleri


• Makyajın yüzde doğal ve güzel durması için cilt tipine uygun ürünler seçmek, makyajın ilk şartıdır.
• Yağlı ciltlere su bazlı fondöten ya da wet and dry pudra, kuru ciltlere ise ağırlıklı olarak pata-cream veya fondöten öneririz.
• Yüzde fondöten rengini denemek için en uygun bölge boyun ve çene çizgisidir.
• Fondöteni alttan cilt gözükecek kadar ince sürmek, doğal görünmesini sağlar.
• Yüzü daha pürüzsüz hale getirmek için fondöten yukarıdan aşağıya doğru sürülmelidir.
• Elmacık kemiğinin en sivri olduğu nokta en koyu allık sürülecek noktadır.
• Gözleriniz büyükse içine, küçükse dışına göz kalemi çekiniz.
• Aydınlık ve canlı bakışlar için göz makyajına başlamadan önce, göz altındaki koyuluklar ten rengine uygun bir concealer ile kapatılmalı ve pudrayla sabitlenmelidir.
• Göz kapağına süreceğiniz eyeliner ile kirpiklerinizi daha gür gösterebilirsiniz.
• Eyeliner gözün dış ucundan içeri doğru uygulanmalıdır.
• Daha uzun kirpikler için maskarayı kirpiklerin üstenden yana doğru sürmeniz gerekir.
• Dudaklarınızın daha dolgun gözükmesini istiyorsanız dudağın ortasına daha koyu renk ruj uygulamalısınız.
• Dudak kaleminin rengi tenin iki ton koyusu olmalıdır.

9 Temmuz 2009 Perşembe

YENİ YAŞ DİLEĞİ

Zaman su gibi akıp geçiyor, tutabilene aşk olsun. Bir zamanlar büyümek için can atan ben şimdi doğum günlerimde yaşımı yarım ağız söyler oldum. Oysa 20'lerimden sonra dolu dolu söylerdim yaşımı. Hatta doldurduğum değil bastığım yaşımı. Hiç unutmuyorum 15-16 yaşlarındayken yaşımdan büyük gösterdiğim için gurur duyuyordum. Bana 18-19 dediklerinde gevrek gevrek gülüyordum. Şimdilerde bastığım yaşımı söylemez oldum. Doldurduğum yaş bile fazla geliyor söylerken ağzıma. Yaşımı söylemekten zevk aldığım tek nokta "aaa" hiç göstermiyorsun demeleri. Şimdiki tahmin 26 civarlarında. Bu da beni nasıl mutlu ediyor anlatamam :) Bugün bir yaş daha yaşlanırken aslında tek dileğim; kendimin ve sevdiklerimin her zaman şimdi ki kadar sağlıklı kalabilmemiz. Bunun için zamanı durdurmak gerekiyorsa lütfen artık durdurun. Hadi durduramıyorsunuz diyelim en azından yavaşlatın ki sindire sindire yaşıyalım bu güzelim yılları...

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Kadınların Vazgeçemediği Tutku: MAKYAJ

Göz Şekline Uygun Makyaj Önerileri
Doğru makyaj ile daha alımlı ve çekici bakışlara kavuşabilirsiniz.

Çukur Gözler:

• Gözkapağının tamamına uçuk bir far veya kapatıcı kullanınız. Koyu renk far, gözü daha çökük göstereceğinden kullanmaktan kaçınınız.
• Farı kaş kemiği üzerinde hafifçe dağıtınız. Gözü ortaya çıkarmak için, en açık renk farla göz kapağının ortasına doğru gölge yapınız.
• Göz kapağının ve alt kirpiklerin diplerini içten dışa doğru bir kalemle çiziniz.
Küçük Gözler:
• Gözü çepeçevre göz kalemi veya farla boyamak daha küçük gösterir.
• Dış kirpiklerin arasına süreceğiniz uçuk renkli bir far veya kapatıcı küçük gözleri büyütür.
• Göz kıvrımına kadar, gölgeyi bütün göz kapağı üzerine uygulayınız.
• En koyu renk farı göz kıvrımında dağıtınız.

Yakın Gözler:
• Gözler birbirine yakınsa, makyaj gözün dış kısmına ağırlıklı olarak yapılmalıdır.
• Göz kapağının içinden dışına doğru, göz kapağının yarısına kadar beyaz far sürünüz.
• Dış kısmına doğru far rengini koyulaştırınız.
• Göz kapağınızın dışa doğru kirpik diplerinden bir kalem ile üçte ikisini çiziniz. Kalemi gözlerin içine doğru kullanmayınız.
Ayrık Gözler:

• Koyu renk farı göz kapağının iç köşesinden gözün dışına doğru uygulayınız. Ancak açık ve koyu renklerdeki farın uyumuna dikkat ediniz. En açık far tonunu kaşın altında yoğunlaştırınız.
• Göz kapağını içten dışa doğru kirpik diplerinden bir kalem ile çiziniz.
• Gözaltının dış kısmını ortaya kadar kahve tonunda bir kalem ile diğer yarısını içe doğru siyah bir göz kalemi ile çizip gözleri yakınlaştırabilirsiniz.
Şiş Gözler:
• Şiş gözlerin en büyük kurtarıcısı yeşil renkte fardır.
• Kaş altına ten renginize yakın bir renk uygulayınız.
• Göz kapağınızı ise koyu yeşil bir farla belirginleştiriniz.
• Sadece üst kirpiklere rimel sürerek göz kapaklarınızı gizleyebilirsiniz.

Göz Rengine Uygun Far Önerileri

Mavi Gözler:
Gözlerinizin doğal güzelliğini ortaya çıkarmak için, turuncu ailesinden bir ton seçiniz. Toprak renklerinden turuncu grubu, çikolata kahvesi, bejlerin yanı sıra mandalina rengi gibi
gibi canlı tonları tercih ediniz.
Yeşil Gözler:

Gözleriniz yeşilse, bakışlarınızı keskinleştirmek için, kırmızı paletinden bir renk seçebilirsiniz. Pembeler ve sıcak lavanta tonları gözlerinize en iyi giden renklerdir. Ayrıca açık sarıya çalan bakır tonlarını çok ince bir şekilde kullanırsanız ilgi çekici bir makyaj sağlayabilirsiniz.
Kahverengi Gözler:
Kahverenginin kontrastı olan mavi, gözlerinizi son derece çekici gösterecektir. Zengin bir kobalt, parlak bir gök mavisi veya uçuk bir bebek mavisi kullanabilirsiniz. Işıltılı bir mavi tercih ediyorsanız, daha dramatik bir etki için, gözünüzün alt tarafını koyu mavi bir kalemle çizerek, kalemin üzerine açık renkteki farı sürünüz.
Ela Gözler:
Kahverengi tonları bu göz rengini belirginleştirir. Yalnız kahverengi tonlarını göz kapağı ve kaş kenarına doğru farklı tonlarda kullanmak daha doğru olacaktır.

7 Temmuz 2009 Salı

En Yüce Yumruk: TAI CHI



Yumuşak stil savaş sanatı olarak kabul edilen Tai Chi Chuan’ın temeli, eski Hindistan'da yapılan yoga çalışmalarına dayanır. Fakat Çin felsefesinin mabedi sayılan Saholin Tapınağı’nda doğmuş ve gelişmiştir. Tai Chi Chuan’ın birçok farklı stili vardır. Fakat bugün Batı’da uygulanan Tai Chi, yoga ve meditasyon uygulamalarından derlenmiş form ve figürler biçimidir. Çoğunlukla sağlıklı ve uzun bir yaşam amacıyla uygulanır.

Tai Chi felsefesinde esas amaç, insanı içindeki yıkıcı enerji potansiyelinden uzaklaştırmak, bu enerjinin dağıtılmasını sağlamak, bir tehlike anında kontrolü sağlayabilme yeteneği kazandırmaktır. Temelde yaşam enerjisini yoğunlaştırmayı, uzuvlara yaymayı ve tüm bedende dolaştırmayı öğretir. Vücutta tam bir gevşeme sağlar ve kaslarda olabildiğince yumuşak olunarak uygulanır. Bu onu, kasların en yüksek gerginlikte kullanıldığı diğer sert savaş sanatlarından ayırır.

Tai Chi ruhun ve bedenin disipline edilmesidir. Bu nedenle Tai Chi formlarını çalışmadan önce ciddi beden kondisyon çalışmalarıyla esneme egzersizleri yapmak gerekir. İlk ortaya çıktığı zamanlarda yüksek düzeyli bir savunma sanatıyken, günümüzde esas olarak sağlık amaçlı kullanılan, gerginlik ve stresle ilgili problemleri ortadan kaldıran Çinlilere ait bir dövüş sanatıdır.

Yanlış duruş, yanlış beslenme ve stres, zamanla insan vücudunda çeşitli blokajlar oluşturur. Yaşam enerjisi anlamına gelen “chi”nin, vücut içerisindeki akışına engel olan bu blokajlar, önlem alınmadığı takdirde insan sağlığını tehdit edebilir. Tai Chi’nin temel amacı, bu dolaşımın vücutta düzenli bir şekilde akmasını sağlanmaktır. Eski bir dövüş sanatıyken, günümüzde tıbbı tamamlayıcı bir tedavi olarak kullanılmasının asıl nedeni budur.

Doğru, nefes alma teknikleri ve yavaş hareketlerle yapılan Tai Chi’nin hafıza, yoğunlaşma, denge ve esneklik açısından da olumlu etkileri olduğu ortaya çıkmıştır. Bunlara ek olarak Tai Chi;
• Zihni dinlendirir. Sinir sistemi için son derece faydalıdır.
• Çeşitli duruş bozukluklarını düzeltir. Fiziksel tedavilerde kullanılmaktadır.
• Sindirimi canlandırır. Mide ve bağırsak ülserlerinde iyileştirici etkisi kanıtlanmıştır.
• Kan dolaşımını düzenler. Tansiyonu dengeler.
• Vücuttaki enerjinin her noktada dolaşımını sağlayarak, canlılık ve sağlık kazandırır.
• Yaşlanmayı geciktirir.

Tai Chi Chuan; insanı, Çinlilerin anlatımıyla bir çocuk kadar 'ben' duygusundan uzak, bir oduncu kadar sağlıklı ve bir bilge kadar sakin ve huzurlu yapar.


6 Temmuz 2009 Pazartesi

Evrenin Bize Armağanı: REIKI


Kökleri çok eskilere dayanan Reiki, Tibet uygarlığında şifa vermek için uygulanan bir yöntemken, 1900’lü yılların başında Japon rahip Mikao Usui tarafından yeniden ortaya çıkarılmış ve alternatif tıbbın önemli bir kolu olmuştur. Bugün dünyada yaklaşık iki milyon insan tarafından uygulanan bu yöntem, sadece fiziksel boyutta değil, zihinsel ve ruhsal boyutta da şifa verici özelliklere sahiptir.

Japonca iki kelimeden türeyen Reiki, “Evrensel Yaşam Enerjisi” anlamına gelir (Rei: Tanrı, Ki: Enerji). Yaşam enerjisi olarak adlandırılan bu enerji tüm kültürlerde farklı kelimelerle adlandırılır. Çinlilerde “Chi (Ki)”, Hintlilerde “Prana”, Avrupalılarda “Bio enerji, kozmik enerji”, Tasavvufta ise “Nefes” olarak geçer. Bu enerjinin tüm canlılara doğumla birlikte verildiğine inanılır. İşte Reiki, insandaki bu yaşam enerjisini artırıcı bir yöntemdir. Uygulaması son derece kolay olan bu yöntemin eğitimi üç aşamadan oluşur.

1. aşama: Kişi, Reiki Master’dan inisiyasyon alır. Yani hoca öğrencisine, bu enerjiyi kullanma yeteneğini transfer eder. Böylelikle kişi Reiki enerjisine kanal olup, onu kullanmaya başlar.
2. aşama: Kişi bazı sembolleri kullanarak sadece dokunarak değil, zihinsel olarak da uzaktaki kişilere şifa göndermeyi öğrenir.
3. aşama: Öğretmenliğe giden yoldur. Yani kişi Reiki sistemini ve mantığını başkalarına öğretecek düzeye gelir.

Reiki’nin beş temel prensibi vardır: 1) Kızma, 2)Endişelenme, 3) Dürüst Ol, 4) Saygılı Ol, 5) Şükret. Bu prensipleri benimseyen kişi, aslında temelde kendi bilinç değişikliğini gerçekleştirerek ruhsal, dolayısıyla da fiziksel iyileşme sürecini başlatmış olur. Bugün artık birçok hastalığın temelinde zihinsel nedenlerin olduğu ve hastalığa neden olan zihinsel nedenlerin değişmesiyle hastalığın da iyileştiği bilinmektedir. Reiki asla tıbbın yerine geçmez ama iyileşme sürecini hızlandırır. Bedendeki enerjileri dengeleyerek rahatlamanızı sağlar. Ruhsal gelişimizi pozitif yönde etkileyerek, sorunlarla daha kolay baş etmenize yardımcı olur.

Evrenin bize bir armağanı olarak görebileceğimiz Reiki, temelde günlük olarak harcadığımız enerjiyi vücudumuza geri kazandırmamıza yardımcı olsa da, aslında içsel bir arınma ve ruhsal farkındalığın artmasını sağlar. Reiki değişime neden olur. Hayata karşı farklı bir bakış açısı geliştirerek olaylara pozitif bakmanıza ve daha mutlu bir insan olmanıza yardım eder.

3 Temmuz 2009 Cuma

Geleneksel Türk Tatlılarının Sultanı: LOKUM


Geleneksel Türk mutfağının mihenk taşlarından biridir lokum. Türk kültürüyle özdeşleşmiş yurtdışında bile “Turkish Delight” adıyla ün kazanmıştır. Osmanlıca “Rahatu’l-Hulküm” yani boğazı rahatlatan anlamına gelen Arapça bir tabirden türediği rivayet edilen lokum, gerçekten de yendiği zaman boğazda bir rahatlık hissi uyandırır.

Sarayda lokum ilk olarak Sultan Abdülhamid’in haremde geçirdiği zamanları daha eğlenceli hale getirmek için hazırlanmıştır. Lokumun ilk üreticilerinden sayılan Hacı Bekir Efendi, o dönemde padişahın takdirini kazanarak sarayın şekercibaşısı olarak hizmet vermiştir.

Şimdilerde sade, orta ve şekerli olarak içilen Türk kahvesi, o dönemlerde sadece sade olarak tüketildiğinden, yanında kahve bitene kadar emilmesi için lokum ikram edilir ve kahve zevki katlanırmış.

Türk kültürüne “tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” felsefesiyle yerleşen şeker ikramının başrol oyuncularından biri olan lokum, sadece misafire ikram edilen bir lezzet değil, kız istemeye giderken de götürülecek kadar değerli bir tatlıdır bizim için. O kadar ki, sevdiğimiz ve beğendiğimiz şeyler için “lokum gibi” tabirini kullanırız. Rüya yorumlarında bile yeri vardır lokumun; rüyasında lokum yediğini gören kişinin kısa sürede sevinçli bir haber alacağı, lokum ikram edenin ise başkalarını sevindireceği söylenir.

Eskilerde filanca teyzenin evine gittiğimizde mutlaka ikram edilen lokum, şimdilerde yurtdışına giderken götürülen bir hediye, turistik bölgelerde satılan sembolik bir lezzet oldu çıktı.

Oysa Hacı Bekir Efendi’nin çifte kavrulmuş fıstıklı lokumu bence her zaman evde arada bir kendimizi şımartmamız için bulunmalı.

Hayata keyif katan lezzet: TÜRK KAHVESİ


Sabahları güne zinde başlamak için, güzel bir yemeğin ardından hazmı kolaylaştırmak için, günün yorgunluğunu atmak veya sohbete lezzet katmak için... Yüzlerce neden sıralanabilir Türk Kahvesi içmek için.

Kokusu, tadı, hazırlanışı ve ikramıyla başlıca başına bir seremoni Türk kahvesi. Yanında bir bardak su ile özel fincanda servis edilir. Kahveden önce su içilerek, ağız diğer tatlardan arındırılır ve kahvenin eşsiz tadına hazırlanır.

Kahvenin keşfedilişiyle ilgili çeşitli rivayetler mevcut. Bunlar arasında en çok bilinen 3. yüzyılda Habeşistan’ın Kaffa şehrine yerleşen rahiplerle ilgili. Rahipler bir gece hayvanlarının bir türlü uyumadıklarını, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle sürekli hoplayıp zıpladıklarını görmüşler ve bu durum bir süre daha devam edince şüphelenerek onları takip etmişlerdir. Hayvanlarının tuhaf yabani bir bitkiyi yediklerini gören rahipler, kerametin bitkide olup olmadığını anlamak için bitkiyi denemişler ve kendilerini her zamankinden zinde ve canlı hissetmişlerdir. Böylece kahve insanoğlunun hayatına girmiştir.

19. yüzyıl sonuna kadar çiğ kahve çekirdekleri olarak satılan ve evlerde tavalarda kavrulduktan sonra el değirmenleriyle öğütülen kahve, 1871 yılında Mehmet Efendi tarafından dibeklerle öğütülüp hazır satılmaya başlanmıştır. Daha sonra Kurukahveci soyadını alan aile, bugün hâlâ Tahtakale’de hizmet vermektedir.

Türk kahvesi geleneği, kültürümüzde büyük anlamlar taşır. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü kahveye yüklenen anlamın en güzel örneği. Kahve içmek bizim için o kadar önemli bir ritüel ki ‘kahvaltı’ kelimesi bile kahve – altı sözcüklerinden türemiş.

Evlilik öncesi kız istenirken, gelinin damadın ailesine kahve yapması âdetini de unutmamak gerekir. Gelin adayı tarafından özenle pişirilen kahve, kızın el becerisinin göstergesi olarak kabul edilir. Tabii şu ucuza satılan çok köpürten plastik makineler hayatımıza girdiğinden beri bu işte şike var ama olsun, âdet yerini bulsun.

Ayrıca Türk kültüründe ev sahibinin hazırladığı kahve misafirine verdiği önemi gösterir. Kahveler içilip sohbet koyulaştıktan sonra sıra kahve falına gelir. Fincanda kalan kahvenin telvesine anlamlar yükleyerek bakılan fal, kahve tarihi kadar eski bir gelenek. Fincan evrilir çevrilir, atılır tutulur, geleceğe dair kehanetlerde bulunulur.

Aslında gönül ne kahve ister, ne kahvehane, gönül muhabbet ister kahve bahane.

4 Ekim 2008 Cumartesi

6. DURAK BOZCAADA

Fıldır fıldır geziyorum anlatmaya gelince oturup iki satır yazmaya üşeniyorum. Ayıp bana!
Nerede kalmıştık efendim? Koskoca 2 haftalık yaz tatilimizi bitirmiş, geriye bir gün bırakmış onunla da artık bir klasik haline gelen Bozcaada planı yapmıştık. Evet ta yaz başından Filizciğimle bir haftasonu pazartesini de alarak ada-şarap-deniz üçlemesi için sözleştik. 30 Ağustos günü güzel adamıza ayak bastık. Ege ile vedalaşmak için en güzel yerlerden biri Bozcaada. Özellikle de yaz sonunda soğuk suyu anca ısındığı için deniz sezonunu kapatmak için ideal bir yer. Bu sene suyu pek ısınmamıştı ama olsun :) Benim gibi deniz aşığı birini caydıramaz. Dona dona girdik ama mest olup çıktık diyebilirim. Yine kendine hayran bırakacak güzellikteydi Ayazma'nın suyu.

İnsan resmen yenilenip çıkıyor. Sanki tüm hücreleri arınıyor. İlk gün hava o denli sıcak ve güzeldi ki geldiğimiz için pek bir mutlu olduk. İkinci gün ise bir ada klasiği karşıladı bizi. Hava bozmaya, rüzgar esmeye başladı. Yine bana mısın demedik tüm gün ağzımız burnumuz kum içinde kala kala serin sularda yüzdük. Öyle şiddetli bir rüzgar vardık ki pansiyona dönüp duş almaya girdiğimizde kumsalın bir kısmını üstümüzde getirdiğimizi fark ettik.
Akşam yeldeğirmenlerine günbatımına gittik elimizde bir şişe şarapla. Bu adaya kaçıncı gelişim ama ilk defa gitmek kısmet oldu oraya. Öyle soğuk ve rüzgarlıydı ki gözlerimizden yaşlar geldi. Kadehten kırmızı şaraplar uçuştu etrafa. Olsun varsın çooook güzeldi.
Geceleri deniz mahsüllerine adadık kendimizi. Karides, kalamar, midye... Bayılıyorum hepsine de. Üstelik 2 kişi planladığımız gezimize Filiz'in kardeşi Yeliz de gelince daha da bir güzel oldu. 3 kız yedik içtik sohbet edip eğlendik. 3 kız diyorum ama bir de habersiz misafirimiz varmış tüm ada boyunca bizimle. Bence o da kız ve hayatının ilk kızkıza tatilini şimdiden yaptı bile :) Son gün hava o denli bozdu ki denize girmeye bile cesaret edemedik. Aldık balıklarımızı kumsalda taşların üstünde balık pişirdik. Ne kadar lezzetliydi size anlatamam. Kısacası tadı damağımızda kalan bir tatil oldu.

14 Eylül 2008 Pazar

TATİL 5. DURAK BODRUM

1 Ağustos gecesi Bodruma'a uçtum. İstanbul'da sadece 5 gün kalıp yeniden tatile çıkmak süperdi. Hem evdekilerle, arkadaşlarımla, Nimbuscuğumla hasret gidermiş oldum hem de tatil modundan çıkmadan yeniden yeni bir tatile yelken açtım. 10 günlük Bodrum tatili bir çeşit aile ve dinlenme tatili oldu. Çünkü kuzenlerim ve onların çocuklarıyla birlikte deniz, güneş ve sohbetin dışında pek bir şey yapamadık. Yani Bodrum'un gece hayatını sormayın hiçbir fikrim yok :( Bu Bodrum'a kaçıncı gelişim hatırlamıyorum bile sanırım 91'den beri geliyorum. Burası da benim için anılarla dolu bir yer. Bu anı meselesinden kurtulmanın tek yolu ülke dışında yeni bir yere yerleşmek mi acaba? Ama buraları da çok seviyorum. Çaresiz anıları bir kenara bırakıp, önümüze bakacağız. Yıllar önce Bodrum barlar sokağında yaşım tutmadığı için kapıdan döndüğüm günler dün gibi :) Şimdiyse kuzen çocuklarıyla ve eşleriyle büyüyen ailemizde çocuk peşinde koşma zamanları geldi.
Geçen sene güleryüzüyle beni kendine hayran bırakan Lara, bu sene tatlı bir cadı olarak ele avuca sığmıyordu. Valla insan gözüyle takip ederken bile yoruluyor, anne-babasının halini siz düşünün. Gözüm korkttu diyebilirim.

Melissa ve Michelle büyüdükleri için onlarla hayat daha kolaydı ama her sabah saat 9'da sesleriyle uyanırken şunu düşündüm. Gençliğin gözünü seveyim. Tekrar 20'lere mi dönsek :) Benim hala aklım barlarda, discolarda, geç saatlerde yatıp, öğlenlere kadar uyumakta...

7 Eylül 2008 Pazar

TATİL 4. DURAK ŞİRİNCE

Oldukça geriden gelsem de bir kere yazacağım diye söz verdim ya. Hiçbir durağı atlamam lazım. 26 Temmuz Cumartesi sabahı, güzel otelimize veda ederek dönüş yoluna geçtik. Her güzel şeyin bir sonu var malesef. Sayılı gün hemen bitti. Odayı 12'de boşaltmamız gerektiğinden öncesinde Burcu'yla konuşmuştuk. Dönüşte nereye uğrasak diye. Şirince fikri Burcu'dan çıktı. Ben de hemen atladım çünkü adını çok duymuştum ve çok merak ediyordum. Burcu defalarca gitmesine rağmen benim için tekrar gidebileceğini söyledi. Sağol canım arkadaşım benim. İyi ki gitmişiz çünkü Şirince adı gibi şirin mi şirin eski bir Rum köyü. Tarihi mimarisini o kadar güzel korumuş ki şimdi dünyanın dört bir yanından gelen turistleri ağırlıyor. Marmaris'ten Selçuk'a gelirken o kadar çirkin köylerden, kasabalardan, ilçelerden geçtik ki. Zevksizliğimiz bir kez daha içimi parçaladı. Bu kadar güzel bir coğrafyada bu kadar zevksiz bir mimari doku. Aman aman. Ruhumuzda yok herhalde. Rumların yıllar önce yaşadıkları şu küçük köyün sadeliğine ve sevimliliğine bakın bir de. Evlerin içi de bir o kadar güzel. Bazıları butik otel olarak hizmet veriyor, bazıları da cafe-restoran olarak. Bağları ve üzümleri meşhur olduğu için şaraptan geçilmiyor. Üstelik burada her meyvenin şarabını bulmak mümkün. Ben tatlı şarap sevmem ama tatlı şarap sevenlerin de aşık olacağı bir yer burası.
Bir de nefis gözlemeleri var ki, otlu olanını tavsiye etmeden geçemeyeceğim. Gidin görün arkadaşlar memnun kalacaksınız. Ordan çıktıktan yarım sonra bizim yazlıktaydık. Yıllarca dibimdeki böyle bir güzelliği görmemişim ya ayıp bana. Ertesi gün Metallica konserinin şerefine öğle uçağıyla İstanbul'a döndüm. Beni tanıyanlar bilir. Normalde tatilimin son günü ve son saatine kadar denizi sömürürüm. Ama bu sefer konser var diye Pazar sabahı veda ettim Ege denizine. Akşam da Ali Sami Yen'de 3. defa Metallica konserindeydim.

24 Ağustos 2008 Pazar

TATİL 3. DURAK DATÇA&KNIDOS

Marmaris'e gitmeden önce eşten dostan civarda gidilecek yerlerin listesini almıştım. Zeynep oralara kadar gitmişken mutlaka Kızkumu, Bozburun, Datça ve Knidos'a gitmelisin demişlerdi. Eee altımızda da araba var. Neden olmasın ki dedik ve gittiğimiz günün ertesi tekrar yollara düştük. Aman Allahım karayollarının yol tabelaları Allahlık. Bilmediğin bir yere gidiyorsan ya elinde çok ayrıntılı bir karayolları haritası olacak ya da iç güdülerin çok güçlü olacak. Biz de ikisinden de yoktu :) Hemencecik kaybolduk. Garip garip dağ yolları, kuş uçmaz kervan geçmez. Derken bir iz bulduk Hisarönü diye bir yerde durduk. Millet sörf yapıyor, millet dediğim turistler. Nerden buluyorlarsa buraları. Yarı Türkçe konuşan bir sörf hocasına Kızkumu'nu sorduk. Sağolsun tarif etti ve biz kendimizi bambaşka bir yerde bulduk :) Soradan öğrendik ki tam ters yeri tarif etmiş ya da biz onun güzel Türkçesinin kurbanı olduk yanlış anladık. Bilemiyorum artık o kadarını. Tek bildiğim kendimizi Datça yolu üzerinde bulduğumuz ve tek bir tabelaya rastlamadan dümdüz gittiğimiz. Bir ara gözümüze çok güzel bir koy ilişti. Eeee hava sıcak, içimizde de bikiniler. Hemen bir deniz molası verelim dedik. Aktur Kovanlık Tesisleri diye bir yerden girdik içeri. Kapıda kimliğimizi filan aldılar. Çamlar içinde enfes bir koy. Şezlong, şemsiye, duş, soyunma kabini, bar ne ararsan var. O kadar güzel bir yer ki biz kaç paraysa vermeye razıyız. Yüzdük, güneşlendik, duş aldık, giyindik gidiyoruz tek kuruş para isteyen yok. Kapıdan aldık kimliğimizi tekrar koyulduk yollara. Ayyy İstanbul'da Beach'lere para bayılmaya alışkın olan bana öyle garip geldi ki bu durum bu kadar olur. Tavsiye ederim yolunuz düşerse uğramadan geçmeyin.
Bu arada Datça'ya neden bu yaşıma kadar gitmediğimi hatırladım. Yolu çok kötü demişlerdi. Hayli haklıymışlar. Hatta az bile demişler, özellikle Knidos'un yolu tam bir kabus. Bildiğin keçi yolu. Bir taraf dağ, bir taraf uçurum. İniyorsun, çıkıyorsun, bir türlü varamıyorsun. Bu arada saatte yaklaşık saatte 30 kilometre hızla gittiğin için de yol uzuyor da uzuyor...
Datça bence hiç abartılacak güzellikte bir yer değil, en azından benim gördüğüm kadarı ile değil. Yani bir kere görmek lazım ama ikincisine gerek yok. Ama gizli kalmış koyları varsa bilemem. O kadar uzun uzadıya kalamadık Datça'da. Çünkü Knidos'a kadar gitmeye şartlamıştık kendimizi. Knidos ise parmakla gösterilecek güzellikte. Ama kesinlikle deniz yolundan ulaşımı tavsiye ediyorum. Çünkü karayollu stres yapıyor insanda. Yol boyunca küçük köylerden geçtik. Kapı önünde oturan teyzeler dayılar "hoşgelmişsiniz" diye karşıladılar bizi. Benim gibi bir İstanbullu için bu da garip tabii. Millet aynı plazada çalıştığı insanlara bile selam vermezken, aynı apartmanda oturup birbirini tanımazken, el sallayan gülümseyen köylüler pek bir hoşuma gitti. Tabela kıtlığı olduğu için hepsine Knidos'u sorduk. "Doğru git doğru" diye cevap aldık. Biz doğru gidiyoruz da bir yerde yol ikiye ayrılıyor. Orda da işte sezgilerine güveneceksin. Neyse sonunda Knidos'u bulduk. Ama biz yanlış yoldan geldiğimize çok eminiz, kesin buranın doğru düzgün bir başka yolu vardır diyoruz. YOKMUŞ :( Buraya daha elektrik bile gelmemiş. Ama Amerika'dan, İtalya'dan, İngiltere'den yatlar gelmiş... Pes diyorum başka da bir şey demiyorum.Denizi cam göbeği rengi, suyu buz gibi. Akdeniz ile Ege'nin kesiştiği çok özel bir noktada. Burada insanın ömrü uzar diyorum başka da bir şey demiyorum. Ayrıca dönüş yolunda Jandarma'nın kıçına takıldık kendimizi biraz olsun güvende hissettik. En azından arabaya bir şey olsa ses edecek birileri olur diye düşündük. Ne zekiyiz değil mi :P

23 Ağustos 2008 Cumartesi

TATİL 2. DURAK MARMARİS

Ayy ben tatile mi çıkmıştım? Nereye gitmiştim? Napmıştım? Valla hatırlamak da güçlük çekiyorum. İstanbul ve işler beni öylesine içine çekti ki tatilden eser kalmadı bende. Şimdi hafızamızı zorlayalım ve hatırlayalım. Sanırım iyi gelecek...
Cumartesi ve Pazar Özdere geçirdiğim günlerin ardından 20 Temmuz Pazartesi sabahı Burcu'yla düştük Marmaris yollarına. Ben İstanbul'dayken bu yolculuğumuz için bir yol Cd'si yapmıştım. Ama arabaya binince gördüm ki Burcu'nun şirket arabasında sadece radyo var. Yollarda da doğru düzgün tek çeken radyo TRT FM. Böylece klasik müzik dinleyerek uzandık güneye. Güzel yurdumda yol boyunca duracak bir doğru düzgün yer bulamadığımızdan Çine'de bir ihtiyaç molası verdik. Çiş kokulu Çine hafızamıza böyle yer etti :) 3 saat sonra Marmaris'teydik. Marmaris'e 90 senesinden sonra ilk defa gittimden hiçbir yer tanıdık gelmedi bana. 18 senede haliyle çok değişmiş, çok gelişmiş. Ama görmeyenlere ya da uzun süredir gitmeyenlere ısrarla tavsiye ediyorum. Marmaris, Antalya ve Bodrum civarına oranla o kadar yeşil ki. Çam ağaçları denize kadar uzanıyor. Denizi de havası da çok sıcak değil. En azından bizim gittiğimiz dönemde değildi. Ben bir gece üşüyüp hırka bile giydim. Üstelik gece hayatı barları, diskoları, kafeleri, restoranları birçok yerle yarışacak düzeyde. Açıkçası ben böyle bir şey beklemiyordum. Üstelik turisten geçilmiyor. Ağırlıklı olarak İngiliz ve Ruslar var. Türk turist o kadar az ki insan sanki yurtdışında tatil yapıyormuş gibi hissediyor. Bizim otelimiz İçmeler mevkiindeydi. Oldukça doğru bir seçim yapmışız çünkü İçmeler merkeze en yakın mesafede ve denizi süper. 90 senesinde Turunç'da kaldığımızda merkeze inmek için 1 saat yol gitmek gerekiyordu. Yol bir hayli uzun olduğundan ulaşım denizden motorla sağlanıyordu. Tabii hal böyle olunca da motor saatlerine bağlı kalmak zorunda kalıyorsun. Onun için Marmaris'e yeniden gidersem seçimimi yine İçmeler'den yana kullanacağım. Bizim kaldığımız Marmaris Park, 5 yıldızlı olmasına karşılık Antalya'daki otellerle kıyaslanamayacak kadar eski ve mütevazi bir oteldi. Ama bence çok daha samimi ve sıcak bir oteldi. Çam ağaçlarımız ve hiç susmayan cırcır böceklerimizle 5 gün kaldık orada. Ama herşey dahil diye kendimizi kapamadık oraya. Arabayla Datça, Knidos yaptık. Tekne turuyla civar koyları dolandık. Ve tabii ki gece hayatına aktık. Oralarla ilgili izlenimlerim bir sonra ki yazıya.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

TATİL 1. DURAK ÖZDERE



Evet efendim 1 yıldır beklediğim tatilim geldi de geçti bile. 2 koca haftayı geride bıraktık. Ama o kadar çok gezdim, o kadar çok eğlendim, o kadar çok dinlendim, o kadar çok anlatacak şey var ki... En baştan başlayalım. Bir yazı dizisi yapalım ne dersiniz?
İlk durağımız Özdere. Benim çocukluğumun geçtiği hemen her yaz gittiğim, çocukken tüm yazımı geçirdiğim İzmir'e bağlı mütevazi tatil beldesi. Buradaki yazlığımızın dili olsa da anlatsa. İlk annemin karnında gitmişim oraya, tabii benden öncesi de var. Ama elektriğin bile olmadığı o dönemlere şimdi girmeyeceğim. Çocukken bahçesinde koştuğumuz, ağaçtan evimizin üstünde oyunlar oynadığımız, barbie bebeklerle çay partileri düzenlediğimiz, taşları boyadığımız, bahçesine çadır kurduğumuz çocukluk günlerimiz çok geride kalsa da dostluklarımız baki. Biraz biraz büyümeye başladığımız günlerde buradan yazlık mı alınır diye hayıflandığımız, diskosu, barı, piyasası olmayan bu yerde o kadar güzel anılar biriktirmişiz ki... İyi ki de büyükbabamlar buradan bir yazlık almışlar. Daha doğrusu elleriyle bu yazlığı yapmışlar. O yıllarda kaçak olarak Merkez Bankası'na girme çabalarımız, Askeriye'ye girmek için attığımız binbir takla bugün bile düşününce beni çok eğlendiriyor. Sahilinde az mı içtik, kumsalına az mı kustuk, neler neler... Herbiri başlı başına bir konu başlığı olur. Yüzmeyi orada öğrendim, ilk kez orada sarhoş oldum, ilk aşkımla orada tanıştım daha neler neler... Bugünse kalabalıklaşmasına rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu yerde en sevdiğim şey eski arkadaşlarıma rastlamak, eski günlerden konuşmak. Sanırım en çok burada büyüdüğümü hissediyorum. Evlenenler, çocuklananlar derken havası, suyu değişmeyen bu yerde tek değişenin biz olduğumuzu anlıyorum. Cüneyt ile tanışmamıza vesile olan bu yerde geçmişe dalıp gidiyorum. Kısacası Özdere benim için zaman tüneli gibi. Hayattan göçüp gidenler, hayatımızdan çıkıp gidenler derken kalanların değerini daha da çok anlıyor insan. Burcu benim yazlıktan arkadaşım yani çocukluk arkadaşım. Sadece birbirimizi yazları görmemize rağmen bunca yıl hiç kopmadık. Her yaz birlikte tatil yaptık ama hep Özdere'de yaptık. Bu yaz ise bir değişiklik yaparak Özdere'de buluşup kendimizi yollara attık. Ben 18 Temmuz Cuma akşamı atladığım gibi otobüse geldim Özdere'ye. Aslında 2 gün kalıp babaannemi görmekti niyetim ama bana son dakikada sürpriz yapan kuzenim, karısını ve kızını alıp haftasonu için geldi Denizli'den. Kuzenim Kaya her Özdere anımın değişmeyen kahramanı. Çünkü birkaç yıl öncesine kadar yani hayat kavgasına düşmediğimiz günlerde Kaya tüm yazını burada geçirirdi. İzmir'de yaşadığı için onu da sadece yazları görebilirdim ama birlikte büyüdük diyebilirim. Çocukken bebeğimi balkondan sallandırır atmakla tehdit ederdi, büyüdüğümüzde ise ben erkek arkadaşımla rahat buluşabileyim diye evden benle birlikte çıkar, tüm gece tek başına dolanır beni beklerdi. Sonra sanki tüm gece birlikte takılmışız gibi eve birlikte dönerdik. Şimdi ise baba olmuş kızının peşinden kumsalda koşuyor :) O hafta sonunu birlikte geçirdik. Burcuların balkonunda oturup eskileri yad ettik. Sonra onlar evlerine döndüler biz ise Burcu ile Marmaris yoluna koyulduk.

18 Temmuz 2008 Cuma

TATİLİM GELDİ!


Evet sonunda tatil zamanı geldi. 1 yılı daha devirdim ve tatile hak kazandım. Türkiye Cumhuriyeti'nin çok sevgili bir vatandaşı olduğum için bu senede 2 koca hafta tatilim var. İlk haftasını önümüzdeki hafta kullanacağım. Bu gece yola çıkıyorum. Önce Özdere sonra Marmaris sonra tekrar Özdere yaparak turumu tamamlamayı düşünüyorum. Bu tatilin en özel yanı iki kız olarak tatil yapacak olmamız. Thelma and Louise hesabı yazlıkta buluşup arabamıza atlayıp güneye ineceğiz. İki özgür, bekar bayan yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Marmaris İçmeler mevkininde bol bol dinlenmeyi, bol bol eğlenmeyi, bol bol gezmeyi, bol bol içmeyi, bol bol yüzmeyi, bol bol dans etmeyi, bol bol güneşlenmeyi, bol bol yemeği, bol bol yatmayı planlıyoruz. Herşeyi bol bol yapamalıyız çünkü ikimizde bir yıl boyunca haddinden bol çalışıyoruz. Dönüşte görüşmek üzere...

17 Temmuz 2008 Perşembe

30 OLDUM :)


Evet doğum günümün üstünden 1 hafta geçti bile. Bu yazı biraz gecikti ama mazeretim var. Bilgisayarım çöktü. Şu anda serviste ve bu hafta sonu tatile çıkacağım için işte de kafamı kaşıyacak vaktim yok. Doğum günüm çok keyifli geçti. Önce ajansta kutladık, sonra Life Roof'ta. Böylece bir gecede iki kez pasta kestim. İkisi de sürpriz oldu. Canım arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Doğum günüm Çarşamba akşamına denk geldiği için mekan bomboştu. Sanki özel olarak kapatmış gibi olduk. Süper oldu. Ayrıca 20 kişilik bir ekip olarak tepim tepim tepindik, kurtlarımızı döktük. Hiçbir doğumgünümde bu kadar dans ettiğimi hatırlamıyorum. Zaten son zamanlarda o kadar çok çıkıp eğlenmeye, gezip kudurmaya başladık ki demek insan yaşlandıkça gençleşiyormuş :) Şaka bir yana garip bir şeymiş 30 olmak. İçim 20'li yaşlı halimden çok daha kıpır kıpır, ama aklım çok daha başımda :P İlginç bir tezatlık var yani. Yaşamın anlam ve önemine uygun olarak Handan'ın verdiği 30 Mumlu Pasta'yı okuyorum şu aralar. 30 yaş sendromunu anlatan çıtır çerez bir kitap. 30 yaşındaki şehirli, kariyer sahibi, bekar kadınları anlatıyor. Yani beni :) Enteresan tespitler var. Bir ara bunları da sizinle paylaşırım.

3 Temmuz 2008 Perşembe

GÜÇLÜ KADINLAR

Bugün patronum bana bu yazıyı gönderdi. Tam da 30 yılın muhasebesini yaparken düşüncelerime tercüman olan bu yazıyı buraya koymadan edemedim.

Güçlü kadınlar vardır, her işlerini kendileri halletmeye çalışan. Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen. Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler. Evdeki tüm tamirat, tadilat işlerinden anlarlar. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler. Faturalarını kendileri yatırırlar. Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar. Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler. Özgürlüğü severler, dik durmayı da, güçlüdürler çünkü…

Aşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra, akşamları yorgun da olsalar sevgilileri buluşalım dediğinde, hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan, o her neredeyse onun olduğu yere giderler.

Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının haberi bile olmaz yaşadıkları sıkıntıdan, yansıtmazlar çünkü. Para var mı, işyerinde sıkıntı mı oldu, birine canı mı sıkıldı, hiç bunlarla yormazlar birlikte oldukları erkeği. Çünkü istemezler kimse onlara acısın.

Sonra da bir bakarlar ki, bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz. Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına dönüşür. Eskaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar, bu sefer de sorunlu kadın, kaprisli kadın, tahammül edilmez kadın damgasını yerler. Bu yüzden de terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Terk eden erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini, içinde yaşadığı fırtınalardan bihaber.

Sonra bir dosttan, eşten ya da tanıdıktan duyarlar ki onu terk eden gitmiş erkeğe muhtaç yaşamak zorunda olan biriyle beraber olmaya başlamış. Erkekler çok severler böyle kadınları. Birinin ona muhtaç olduğunu görmek bir çok duygusunu okşar erkeğin. Onlara kendini erkek gibi hissettirir! Bu zayıf kadınlar erkeklere bağımlıdır.

Mesela fatura filan yatıramazlar, anlamazlar çünkü. Nerden yatırılır onu da bilmezler. Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar, çünkü taşıyamazlar onca torbayı. Hep yorgun olurlar, bütün gün spor salonları, kuaför, o mağaza, bu mağaza gezerler. Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar. Akşam eşleri eve geldiğinde, bugün nereye yemeğe gidelim, diye sorarlar. En kötü ihtimal dışardan yemek söylerler. Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere. Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar. Huysuzluk da ederler, ama bu erkeğin hoşuna gider, çünkü kadın ona muhtaçtır, söylenmeyen güçlü kadının aksine, hiçbirşeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar. Pek teşekkür etmezler, kıskançlık krizlerini de severler. Kocasının ve sevgilisinin hayatlarını karartırlar. Erkekler bu kadınları asla terk edemezler. Çünkü o güçsüz, kırılgan bir kadındır. Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur. Koruyup kollanmalıdır her an o!

Zayıf kadınlar hiç çökmez, buruşmaz ve yıpranmazlar. Ancak işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır. Ve geride kalan güçlü kadınlar tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar.

AYLİN KOTİL SARIGÜL

DOĞUM GÜNÜ PARTİM

2 Temmuz 2008 Çarşamba

GERİ SAYIM BAŞLADI...

Evet geri sayım başladı. Artık 30’a gün sayıyorum. 20’li yaşlar geri kalıyor. Hayatımda yeni bir dönem başlıyor…

Ahlayıp vahlayıp yaşlanıyorum triplerine girmeden önce 30 yılın ardından hayatta neler öğrendim onları yazayım dedim. Yani 30 yıl demek büyümek demek, yaşayıp deneyimlemek demek olgunlaşmak demek. Evet 10’lar güzeldi, 20’ler daha da güzeldi ama eminim ki 30’lar daha da güzel olacak. Çünkü artık ayaklarım daha sıkı yere basıyor, sesim daha gür çıkıyor, kendime güvenim tam. Artık biliyorum ki…

Acılar insanı öldürmüyor.

Her karanlığın ardından güneş doğuyor.

Kimse gerçek bir arkadaşın yerini tutmuyor.

İnsan karşısındaki değiştiremiyor sadece kendini değiştirebiliyor.

Aşk çabuk bitiyor, sevgiyse çok emek istiyor.

Hiçbir şeyi planlayıp programlamak mümkün değil hayat bildiğini okuyor.

Düşmeden yürünmüyor.

Hayatına giren her insan sana bir şeyler öğretiyor.

Kaşındaki suçlamadan önce kendine dönüp bakmak gerekiyor.

Büyük konuşmamak gerek, başa gelen çekiliyor.

Ve en önemlisi HAYATTA EN ÖNEMLİ HAZİNE ANNE VE BABA.