24 Kasım 2009 Salı

3 Film Birden

3 film birden kuşağımızda bu hafta birbirinden güzel
3 aşk filmi var :)
Üçünün de tarzı birbirinden tamamen farklı
üçü de izlenmeye değer...
İlk filmimiz 1995 yapımı müthiş etkileyici bir aşk filmi. Baş rolünü Meryl Streep ve Clint Eastwood'un paylaştığı bu film uzun yıllardır izlemediğim kadar etkileyici bir aşk filmi. Sonunda ağlamaktan içim çıktı. Meryl Streep'in oyunculuğuna bir kez daha hayran kaldım. Ruhum okşandı. Israrla tavsiye ederim. IMDB notu: 7.2 Benim notumsa: 8.0
Bir blogger arkadaş izlememi önermişti. Ben de aynen sizin izlemenizi öneriyorum.
Ama mendilleri hazırlamayı unutmayın!İkinci filmimiz henüz vizyona girmeyen Almodovar'ın son filmi. Baş rolünde yine Penelope Cruz var ve Almodovar sevenler için izlenmesi gereken bir film. Aslında tipik bir Almodovar filmi desem daha doğru olur. Burada konu edilen aşk da oldukça ilginç. Sonu benim için biraz yavan, biraz havada kaldı ama olsun. IMDB notu: 7.2 Benim notumsa: 6.5Son filmimiz her ne kadar başında "bu bir aşk filmi değildir" dese de aşkı anlatan süper bir film. Yönetmenin kurgusuna bayıldım. Filmin sonuna bayıldım. Enerjik, neşeli, zekice bir film. IMDB notu: 8.2 Benim notum da aynısından olsun :) Bu filmi de bir blog da okuyup satın almıştım. Bloglar bu konuda çok işe yarıyor. Son zamanlar da saçma sapan Amerikan filmleri izlemekten sıkılan ben bu 3 filmle pek bir mutlu oldum.

Siz de en sevdiğiniz ya da son zamanlar da severek izlediğiniz filmleri yorum kısmına yazarsanız onları da seyretmekten mutlu olurum. Teşekkürler...

20 Kasım 2009 Cuma

Torba Deyip Geçmeyin

Çok ilginç işler var. Mesela bu ince uzun torbalara şemsiyenizi bırakıyorsunuz. Şemsiyenizden akan sular bu kova/bardak tarzı şeyleri dolduruyor ve temiz suyun önemine vurgu yapılıyor. Tıklayın yakından inceleyin.
Aşağıdaki gibi komik işler de var. Bu torbaları kullananlar varsa, onları cesaretlerinden ötürü taktir etmek isterim.

Böyle içinizi burkan işler de. Ben eğer torbamın içinde böyle bir şey görsem çok etkilerim kesin.


Bu sosyal mesajlı torbalardan ben de istiyorum, bunları gönüllü olarak sürekli kullanabilirim.


19 Kasım 2009 Perşembe

Kendi Süsünü Kendin Yap!

Bu sene yılbaşı ağacınızı kendi yaptığınız süsler süslesin. Yaratıcılığın sınırı yok.
İnternette dolanırken bulduğun bu site (www.create-your-style.com) çok ama çok hoşuma gitti.
Bunun gibi bir sürü cici şey var ve nasıl yapıldığını adım adım anlatıyor. Zamanı ve zevki olan herkese tavsiyemdir. Bloglarda gezinirken görüyorum aramızda hünerli ve yaratıcı çok arkadaş var. Bunlardan daha güzellerini yapacaklarına eminim.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Yılbaşı Coşkusu


Müşterilerimiz için yılbaşı hazırlıklarına Ekim ayından başladık. Şu an için ise son sürat yılbaşı işlerini yetiştirmeye çalışıyoruz. Anlayacağınız her sene olduğu gibi bu sene de yılbaşı heyecanı bize erken geldi. Reklamcı olduğumdan beri özel günleri daha az seviyorum. Çünkü pazarlama kokan hareketler bunlar. Ayrıca her sene önemli günlerde ne yapacağız derdi fazlasıyla kasıyor bizi. İnsan ister istemez kendini tekrar ediyor. Ama yine özel günler içinde en sevdiğim YILBAŞI.

Kendi evime yılbaşı ruhunu yansıtacağım yılbaşı ağacımı bayramda yapmaya karar verdim. Rahat zamanda, her zamanki gibi özene bezene yapmayı düşünüyorum. Ne de olsa bu bizim için bir ritüel. Doğduğum günden beri ailemle yapıyoruz.

Yılbaşı kartı bir zamandır yollamıyorum. Eskiden herkes için özel bir kart seçer, teker teker yazar, yollardım. Bize gelenleri de önce yan yana salonda sergilerdim. Sonra bir kutuda koleksiyonunu yapardım. Ama geçen yıllar içinde gelen kartlar da azaldı. Şimdilerde ise sadece mail kutuma e-card'lar düşüyor.

Hediye olayı eş-dost arasında devam etse de, eskiden okulda sonra işyerinde yapılan çekilişler de bitti.
Bu senenin sürprizini Prima Rima yaptı ve bloglar arasında bir çekiliş düzenledi. Bu sene hayatımda ilk defa hiç tanımadığım birine hediye alacağım/hiç tanımadığım birinden hediye alacağım. HEYECANLIYIM!

Not: Bu sene kendi elimle yılbaşı kartları yapmaya karar verdim. Adreslerinizi e-postama yollarsanız sizin için de bir tane yapabilirim.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Yaratıcı :)

Bunu görünce aklıma hemen lavabolara reklam verme fikri geldi. Bir orası eksik kalmıştı...
Eskiden her evin tuvaletinde klozet takımı olurdu. Ben şahsen hiç sevmen ama şimdi de moda olsaydı, böyle komik bir klozet takımı alırdım herhalde.
Halı da oturmayı sevenler için çok akılcı bir çözüm. Ben mesela en çok halı üstünde ders çalışmayı severdim. Çalışma masama kaç kere oturmuşumdur acaba şu ömrü hayatımda? Bir de makyaj masama?
Kolteyller için süper bir çözüm. Bir kokteylde tabağa takılan kadeh tutacağı görmüştüm. Çok rahattı. Bu da çok akılcı.
Çok şeker. Özellikle masal okuyan dedeler ve torunları için.
Benim gibi düz kesme özürlüyseniz işinize yarayabilir.
Ayyy bu da çok ciciymiş... Ama bence ısıtmalı olmalı ki bu yastıklar anne sıcaklığını da hissetsin :)

13 Kasım 2009 Cuma

Mutluluğun Sırrı

Dün babam bana mutluluğun sırrı diye ppt yollamış. Mesaideyken açtım bağıra bağıra okudum. Çünkü iş yerindeki herkes bir süredir gece-gündüz çalışmaktan oldukça depresif. Hepimiz birlikte öğrendik mutluluğun sırrını.

Şimdi sıra sizde:
Psikologlar araştırmışlar ve düşünülenin aksine paranın mutluluk getirmediğini tespit etmişler. Temel ihtiyaçları karşılandığı sürece, daha fazla para ekstra bir mutluluk getirmiyormuş.
Birçok bilim adamının bu konuda yaptığı araştırmalardan çıkan ilginç sonuçlara göre mutluluğun, bizim sandığımız etkenlerden çoğuyla hiç bağlantısı yokmuş.

Para? Hiç alakası yok!
Eğitim? Hiç etkisi yok!
Zekâ? Aynı şekilde!
Gençlik? Bilakis!
Yaşlıların hayattan gençlere göre daha çok zevk aldıkları ve depresyona daha az meyilli oldukları kanıtlanmış!
Evlilik? Araştırmalara göre, evli insanlar bekârlara göre biraz daha mutlu olsa da, bunun sebebi zaten mutlu olmaya meyilli insanların evlilikleri daha kolay yürütmesiyle ilgili olabilir!
Güneşli havalar? Hayır!
Amerika'nın bol yağmurlu bölgelerinde yaşayanların Kaliforniyalı lara göre daha depresif olmadığı kanıtlanmış!

Peki o zaman insanları mutlu eden nedir diye sorabilirisiniz. Cevabı basit. İNANMAK!
Bulgulara göre dini inanç insanların mutluluğunu artıran önemli bir etkenmiş. İnanan insanlar zorluklara karşı daha kolay göğüs geriyor ve daha iyimser oluyorlarmış.
ARKADAŞLAR, mutsuzluğa karşı müthiş bir ilaçmış! Ahbapları, dostları, aileleri ve çevreleriyle daha yakın ve sık ilişki kuran insanlar karamsarlıktan uzak kalmak için en etkili formülü bulmuşlar.
Ayrıca 900 kişiye uygulanan bir test sonucu en çok mutlu eden aktiviteler saptanmış.
En çok mutluluk veren aktiviteler; arkadaşlarla sosyalleşme, evde yatıp gevşeme, dua etme ve yemek yeme... Bunları spor yapma ve televizyon seyretme takip ediyormuş.
Tuhaf ama 'çocuklarla ilgilenmek' listenin en altlarında, ev işinin bir sıra üstünde yer alıyormuş. Çoğu insanın hayatında mutluluğunun kaynağı olarak gördüğü çocukların, günlük hayatın mutsuzluk sebeplerinden biri olması ilginç! Demek ki, mutlu ettiğini sandığınız her şey mutlu etmiyor!

Tüm psikologların üzerinde fikir birliğine vardıkları üç mutluluk formülü var:
Şükretmek, iyilik yapmak ve yaptığın işi sevip daha çok konsantre olmak!

Şükretmek, hayattan duyduğun memnuniyeti ifade etmek, hatta bunu düzenli olarak yazmak ve söylemek, sadece insanın keyfini yerine getirmekle kalmıyor; Kaliforniya Üniversitesi' nin araştırmasına göre fiziksel sağlığı düzeltiyor, enerji seviyelerini yükseltiyor, acı ve yorgunluğu azaltıyormuş.

İyilik yapmak, sözgelimi düzenli olarak bir huzurevini ziyaret etmek, bir komşuya yardım etmek,
babaanneye mektup yazmak, mutluluk derecesini ani ve dramatik biçimde artırıyormuş.

Yaptığınız işi sevip, o işe bütün konsantrasyonunuzu ve enerjinizi severek vermek de, mutluluğun formüllerinden biri. Marangoz olsanız da, doktor olsanız da böyle.

Ne para, ne aşk, ne güneş, ne gençlik!!!

Psikologlar yine bize anaokulunda öğretilenlerle kutsal kitaplarda yazılanları bulmuşlar:
Mutlu olmak için ÇALIŞ, İYİLİK YAP, ŞÜKRET!
Bot: Gülse Birsel'in 29/01/2007 tarihli yazısından derlenmiştir.

11 Kasım 2009 Çarşamba

"Vatan Yorgunuyum"

Bugün Murathan Mungan duygularıma tercüman olsun:

"Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü? Beden yorgunluğu dediğinden ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtmaz beni sanırken, her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum."


Daha güzel nasıl ifade edilebilirdi ki...

Murathan Mungan, Yüksek Topuklar Sayfa: 109

10 Kasım 2009 Salı

Reklam Yapıyorum

Mesai demek, her akşam saat 19.00 civarı ne yiyeceğiz demek. Hep aynı yerler, hep aynı lezzetler sıkıyor insanı ister istemez. Mesainin de sıkıcı olduğunu düşünecek olursak, yemek önemli!

4 yıldır Ortaköy civarını hatmettim işte size Ortaköy civarında yemek yenecek bir kaç iyi yer:
BİZCEKURU: Dereboyu Caddesinde. Kuru fasulyesi olağanüstü güzel. www.bizcekuru.com
SOYDAN KÖFTE: Dereboyu Caddesine paralel. Turşusu ve pideli köftesi harika. İşkembe çorbası da güzelmiş, ben içenlerin yalancısıyım. www.soydantursu.com.tr
KIRÇİÇEĞİ: Muallim Naci Caddesinde. Çorbaları şahane. Pideleri enfes. Çıtır kıymalı pidesi favorim. www.kircicegi.com.tr
MANTI EVİ: Sahilde. Çiğ böreği ve mantısı çok güzel. Paçanga böreğinin de hakkını yemeyeyim.
NEŞE: Sahilde. Menemeni çok meşhur. Pilavüstü kurusu İstanbul'un en iyilerinden. Tavuk suyuna çorbası harikaymış, ben içenlerin yalancısıyım çünkü onu da içmiyorum :)

9 Kasım 2009 Pazartesi

Yavaş Yavaş! YETİŞEMİYORUM!


Tabii ki zamanın akış hızı göreceli ama benim için bu aralar zaman çok hızlı akıyor...

Tüm müşterilerimin işleri çok acil. Çok ama çok acil. Sanırsınız hayat memat meselesi. 8 saat mesai asla yetmiyor. Bırakın 8 saati, geçenlerde iş yerinde 24 saati devirdik yine de ne iş bitiyor ne de işin aciliyeti...

2 hafta önce ehliyet kursuna başladım. Hafta sonlarım sabahtan akşama kursta, akşamları da ödev yapmakla geçiyor. Ne ev işi yetişiyor, ne de sosyal hayata ayrılan zaman. Bugünlerde böyle. Yapacak bir şey yok. Tanrı hepimizi egosu yüksek, işgüzar ve iş bilmez insanlardan korusun.

3 Kasım 2009 Salı

Issız Adam

Az önce televizyonda Issız Adam'ı izledim. Geçen sene sinemada izlediğimde hüngür şakır ağlayan ben, sinema çıkışı uzun süre kendine gelemeyen ben, hiç de ağlanacak bir şey yoktu diyenlere ağlanacak çok şey olduğunu savunan yine ben... AĞLAMADIM!!!
Evde DVD'si olmasına rağmen, tekrar izlemeye cesaret edememiş, aman şimdi yine ağlarım ne gerek var ki demiş, kendimi Issız Adam'da ağlanıra şartlamış ben... AĞLAMADIM!!!
Issız adamlara saygı duyuyorum, onlara ıssız hayatlarında mutluluklar diliyorum. Ama artık onlar için ağlamayı red ediyorum.
Ayrıca film ikinci kere seyredecek kadar güzel değilmiş. Bu sefer bana oldukça yavan geldi. Oysa Çağan Irmak'ın Babam ve Oğlum filmini ikinci kere izlediğimde de ilki kadar etkilenmiştim. İlkiyle aynı şiddette ağlamıştım :))

Yeri gelmişken söyleyeyim. En sevdiğim film Amores Perros (Paramparça Aşklar ve Köpekler)
Ayrıca Rezervuar Köpekleri, Hannibal, Katil Doğanlar, Baba 1-2-3, U-Dönüşü, Carlito'nun Yolu, Fargo, Kelebek Etkisi, Requiem For A Dream, Trainspotting, Parfüm izlediğimde beni çok etkileyen filmler...

30 Ekim 2009 Cuma

ALO 153

ALO 153 - Ücretsiz Hayvan Ambulansı Çağrı Numarası

Haftada 7 gün 24 saat İstanbul il sınırları içinde sadece yaralı ve acil yardım bekleyen sokak hayvanlarına ücretsiz hizmet veren ambulansa ulaşmak için 153'ü arayarak Beyaz Masa'yı tuşlamak yeterli...

Bugün posta kutumda bu haberle karşılaşınca çok sevindim. Sizin gibi hayvandostlarıyla da paylaşmak istedim. Belki siz de benim gibi duymamışsınızdır. 15 Haziran 2009'da hizmete giren bu hayvan ambulansında bir veteriner hekimin yanı sıra Barınak Gönüllüleri Derneği'nden bir gönüllü ve ambulans şöförü olmak üzere 3 kişi görev yapıyormuş. Tam donanımlı hayvan ambulansında yoğun bakım ünitesi ve solunum cihazı da bulunuyormuş.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden yapılan açıklamaya göre, Barınak Gönüllüleri Derneği'nin 2007 yılında Kuruçeşme Arena'da düzenlediği ve Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Candan Erçetin, Hande Yener ve Yaşar'ın sahne aldığı konserin geliriyle alınan hayvan ambulansı, Veteriner Hizmetleri Müdürlüğü ile yapılan protokol çerçevesinde hizmete girmiş. Veteriner hekim, şoför, yakıt gibi işletme giderlerini İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin karşıladığı ambulansla, İstanbul'daki sokak hayvanlarının olası yaralanmalarına anında müdahale ediliyormuş.
İstanbulluların olası hayvan yaralanmaları durumunda ''Alo 153''ü arayarak hayvan ambulansını bölgeye çağırmaları yeterliymiş. Koskoca İstanbul'a şu anda tek bir ambulans hizmet veriyormuş maalesef. Yani siz çağırdıktan kaç dakika sonra gelir bilinmez ama, yine de böyle bir hizmeti hayata geçirdikleri için başta Barınak Gönüllüleri Derneği'ni, sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni ve hayvandostu sanatçılarımızı canı gönülden kutluyorum.

UNUTMAYIN! İstanbul'da yollarda kaza geçirmiş bir hayvan gördüğünüzde tuşlamanız gereken numara 153!

29 Ekim 2009 Perşembe

Mikropcan 2

Sevgili Mutlucan'ı ben de bir dönem kendi evimde misafir ettim. Annemlerde tadilat olduğu için bizde 1 ay kadar kaldı. Fırsat bu fırsat Nimbus'la tanışır, anlaşır, koklaşır dedim ama nerdeeeee? Nimbus önde, Mutlucan arkada, kıçına vura vura koşturuyordu benimkini evin içinde. Yıldızları hiç ama hiç uyuşmadı. Hiçbir evi yadırgamadığı gibi bizim evi de yadırgamadı Mutlucan, kendini evin kedisi ilan etti. Baş köşeye kuruldu oturdu. Tabii evin asıl kedisi de bu durumdan oldukça mutsuz oldu. İlk gece kütüphanemdeki kalemliği kırarak başlayan misafirlik macerası, camdan atlayıp evden firar etmeye kadar vardı.
Mutlucan bu, özgür ruhlu hayta kedi. Bizim 1. kattan atlamış bir şey mi? Annemlerin evi 3. kat, ordan bile 3 kere atladı. Aslında atladı mı, düştü mü orası muamma ama tek bildiğimiz bizim yüreğimizi ağzımıza getirdiği, kendinin ise burnunun bile kanamadığı. MAŞALLAH diyelim ne diyelim. Duramıyor hayvan durduğu yerde. Aşağıya atladıktan sonra da basıp gidiyor. İşin yoksa saatlerce ara dur onu. Yazlığa gittiği ilk gün de kaybolmuş gitmiş. Önce evi, sonra bahçeyi, sonra yan evin bahçesini tanıyayım durumu filan yok hayvanda. Maceraperest...
Güneş gözlü kedim diye sever annem onu. Yanayakıla ararken onu karanlık köşelerde, önce gözleri selamlar annemi. İşte size mutluluğun resmi :)

...devamı yarın

27 Ekim 2009 Salı

Mikropcan

Mutlucan'a haksızlık yapıyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Yani Nimbus'u ballandıra ballandıra anlatıyorum da, Mutlucan'ı kötü örnek vermek için kullanıyormuşum gibi oldu. Hiç iyi olmadı. Üvey evlat muamelesini hak etmiyor Mutlucan. Her ne kadar anne ve babamın kedisi olsa da, alınmasına vesile olan benim. Onu da Nimbus gibi Kedigen'den buldum. Ben ve Nimbus, ayrı eve çıktığımızda anne ve babam kedisiz ve evlatsız kaldıkları için bir kedi yavrusunun boş kalan evlerine neşe getireceğini düşünmüştüm. Ama Mutlucan yaramazlığın boyutunu o kadar arttırdı ki neşe vermenin ötesinde bıkkınlık vermeye başladı. Bu nedenle ben de adını Mikropcan olarak değiştirdim. Zira yaptığı mikroplukların haddi hesabı yok. Bu nedenle anne ve babam ona Mutlucan diye hitap etseler de onun adı benim için Mikropcan :)
Gördüğü her tahtayı kemiren, bu kemirme sevdasına köpek dişlerinden birini kaybeden, buzdolabını açıp içinden yemekleri götüren, biraz sevince çirkin sesiyle yeter ulen diyen, daha da ısrar ederseniz ısırıp kaçan, bazen hırsını alamayıp geri gelerek bir daha saldıran bu cici kediciğin yumuşak tüylerine kanmamanızı tavsiye ederim. Zira kendisi çok iyi bir oyuncudur. Onu almaya gittiğimiz gün öyle masum bir yüz ifadesi tanırak, size anne diyebilir miyim edalarıyla hemencecik taşıma kutusunun içine girip oturmuştu. Yol boyunca da bakın ben ne kadar iyi bir kediyim hiç ses çıkarmıyorum demişti. Eve adım atar atmaz baş köşeye kurularak bize gülümseyen de Mutlucan'dan başkası değildi. Hiç mi hiç yadırgamadı yeni evini, sinmedi, korkmadı, keşfe çıkmadı, ne iyi ettiniz beni almakla der gibi güle oynaya yeni yuvasına alıştı. Onun bu kadar dünya vatandaşı, bu kadar mutlu olduğunu gören annem de Mutlu ismini ona hemen yakıştırdı.

...devamı yarın

23 Ekim 2009 Cuma

İyi ki Doğdun Minik Yağmur Bulutu

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bundan tam 6 sene önce, Beşiktaş Çarşı'nın dar sokaklarından birinde, çok çocuklu bir sokak kedisinin yavrusu olarak dünyaya gelmiş benim kızım. Annesinin siyah-beyaz fanatik Beşiktaşlı rengine inat, duman rengi olmuş tüyleri. Aylardan Ekim olmasına karşın önlerinin soğuk kış günleri olacağını kestiren anası, taşımış hepsini bir apartmanın girişindeki kuytu bir köşeye, başlamış büyütmeye hepsini yalaya yalaya seve seve...
O zamanlar benim ne bu kedi ailesinden haberim vardı, ne de kedi almak gibi bir niyetim. Taa ki soğuk bir Aralık gecesi, 13 yıllık kedim Beny ölene kadar...

Hemen kararımı verdim ve internetten Kedigen'e girerek kendime bir yavru kedi aramaya başladım. Tek isteğim o anda sokaktan bir kedi yavrusu alarak onun sevgisiyle avunmaktı. Kedigen'de bizim kedi yavrularını gören Beşiktaşlı bir bayanın mesajıyla karşılaştım. Sokaktaki hayvanlara karşı duyarsız kalamayan, iyi kalpli bir kadının mesajıyla...Hemen buluştuk o gün iş çıkışı, Beşiktaş'ta birbirini tanımayan iki kedisever kadın...

Çağırdık anne kedi ve yavrularını, gele gele benimki geldi en önden. Bayan bir diğerini de zar zor gizlendikleri klima makinelerinin arkasından çıkardı. Diğerlerinin yüzünü bile göremedik. Aldım ikisini de kucağıma. Biri hayat dolu, cıvıl cıvıl yerinde duramayan bir şişko. Diğeri sevgiye muhtaç uslu bir kız çocuğu...Kalbimin sesini dinledim ve istemeye istemeye uslu kıza veda ederek, bizim şişko zibidiyle taksiye bindim. Kim bilirdi o yerinde duramayan kediciğin bu kadar uslu olacağını.

Noel gecesi evimizi şereflendirdi, pislikten iyice gri görünen şişko bebeğimiz. İsim babası babam oldu. Onun adını yağmur bulutundan ilham alarak Nimbus koydu.İyi ki doğdun minik yağmur bulutum, birlikte nice senelere...
Seni çok seviyorum...

20 Ekim 2009 Salı

İki Yeşil Susamuru


Sallana yuvarlana okuduğum "İki Yeşil Susamuru" dün gece bitti. Kapağını açtığımda Çeşme Ayayorgi koyundaydım. Deniz o kadar güzel, güneş o kadar yakıcıydı ki başlasam da devamını getiremedim. Sonrasında kitabı tatile götürdüğüm gibi aynen geri getirdim. Hemen ardından çıktığım Belçika seyahatinde de bana eşlik etti kitap. Şaka bir yana ne çok yer görmüş (Çeşme, Kuşadası, Foça, Brüksel, Amsterdam, Lüksemburg). Bu sefer yorgun döndüğümüz yürüyüşler sonrası kısa yatak istirahatlerinde ve uzun otobüs yolculuklarında beni içine çekmeyi başardı. Bir hız okumaya başladım. İstanbul'a döndükten sonra okumaya devam ettim ama hızım kesilmişti. Çünkü başta ilginç başlayan konusu, sonrasında çok da tahmin edilebilir bir seyir izledi. Dün gece ise geldim sonuna. Keşke gelmez olaydım. Tamamen bir hayalkırıklığı... İlginç olmaya çalışırken arapsaçına dönen, havada kalan bir final...
Keşke okumasaydım demiyorum ama keşke böyle bitmeseydi diyorum. Benim için okunduğu dönem adına bana mesaj veren bir kitap oldu. Elime aldığım ve okumaya başladığım kitapların bana evrenin bir mesajı olduğunu düşünüyorum. O an ona ihtiyacım varmış ki gelmiş beni bulmuş bunca kitap arasından.

18 Ekim 2009 Pazar

Kedim Havalarda Ne Arıyor?

Benim dobik kedim Nimbus çevresinde usluluğu ve hanımefendiliğiyle tanınır. Bilenler bilir Nimbus söz dinleyen efendi bir kedidir. Kimsenin kalbini kırmak istemediğinden ısırma ve tırmalama gibi kötü huyları yoktur. Çok sıkıştırırsanız en fazla biraz mızmızlanır. Ama genel olarak herkesle arası iyidir. Kendini sevdirmeyi çok iyi becerir.En sevdiği kırmızı battaniyesi kış aylarının vazgeçilmezidir. Hiç üşenmez her seferinde ona uzun uzun masaj yapar, sonra üstünde keyifli bir uyku çeker. Eğer iyi bir masaj ve gırgır terapisi isterseniz battaniyeyi üstünüze örtmeniz yeterlidir.

Pek fazla kötü huyu yoktur. En kötü huyu sevindikçe halı yolmasıdır. Ki bunu da sevinçten yaptığını bildiğimizden göz yumarız ve Nimbuscuğum yine havaifişekleri atıyor deriz. Çünkü ilginç bir şekilde halı yolma sesi havaifişek atılma sesine benzer. Ya da bizim hayalgücümüz fazla gelişkin :)Bir diğer kötü huyu da masayı yatak olarak kullanmasıdır. Tüm gün masanın üstünde yatmaktan büyük keyif alır. Yemek saati geldiğinde de yatma pozisyondan oturma pozisyonuna geçer ve acaba hakkıma ne düşer diye beklemeye başlar. Verirseniz yer, vermezseniz eliyle elinizi kibarca dürterek rica eder.
Genel olarak çok sakin, çok cici, çok uslu bir kedidir benim kızım. Arkadaşlarımın, en önemlisi de annemin kedisi Mutlucanı (namı diğer Mikropcan) bildiğimden, abartmadan söylüyorum bunu.
Ama uslu diye diye nazar değdirdim sanırım kızıma. Yeni bir huy edindi. Önce banyodaki çamaşır makinesinin üstüne, ordan duşakabinin üstüne, ordan da termosifonun üstüne çıkıyor. Termosifonun üstüyle tavan arasında bir karış mesafe var. Orada iki büküm durup ağlıyor ve daha da yukarı çıkmak istediğini ifade ediyor. Tabii daha çıkacak bir yer olmadığından bu sefer de inmek için ağlıyor. Bu garip adeti merak olarak nitelendirmiştim ilk seferinde. Ama bunu huy edindi ve banyonun kapısını açık buldukça tekrarlıyor.

İşin fenası cesaretini toplayıp o koca cüssesiyle yere atladığında çıkardığı ses. Alt kattakilerin şikayete gelmesi an meselesidir. Peki acaba ne arıyor orada? Bazen dolapların ya da kütüphanenin tepesine çıkıp daha da yukarıya bakarak bağırdığını çok gördüm. Ama bu evdeki en tepe nokta. Bunu keşfettiği hiç iyi olmadı :(

17 Ekim 2009 Cumartesi

Bir Sümüklü Böceği Sevmek

Ne zaman yağmur yağsa tüm sümüklü böcekler yollara dökülüyorlar. Dün akşam annemlerden dönerken yine cümbür cemaat hepsi yollardaydı. Merdivenler, kaldırımlar sümüklü böcekten geçilmiyordu. Hal böyle olunca ben hiçbirini ezmemek için pür dikkat gözlerimi yollara diktim. Çünkü insan farkında olmadan üstüne basabiliyor ve o anda çıkan kırılma sesinin ardından çok pişman olabiliyor. En azından ben öyleyim. Oldukça sevimli bulduğum bu hayvanların benim yüzümden ölmesini istemiyorum. Benim için onlar da kuşlar gibi kedi ve köpekler gibi can taşıyan sevimli yaratıklar. Adlarında her ne kadar böcek kelimesi geçse de böcek değiller. Şeffaf gövdeleri ve antenleriyle oldukça da sevimliler. Zaten bu denli sevimli olmasalar koskoca Turkcell maskotu cello'yu yaratırken onlardan esinlenmezdi herhalde.

Dün gece yürürken o kadar dikkat etmeme rağmen birini ezdim. Çıkan ses oldukça sinir bozucuydu. Sonra aklıma şu geldi: Ben küçükken babam hayvanları sevmem için bahçedeki sümüklü böceklere bile cici yaptırırmış. Dedem de karınca yuvalarına şeker taşıtırdı.

Hayvan sevgisi çocukluktan öğretilen birşey yapmalarla, ellemelerle, ısırır, tırmalarla büyütülen çocuklar ileri yaşlarda ya hayvanlardan korkuyorlar ya da hayvanlardan tiksiniyorlar.

Hiç unutmuyorum bir gün bir arkadaşıma kedileri ne kadar çok sevdiğimi anlatıyordum. O da hayretle beni dinliyordu. Baktım kedileri pek sevmiyor. Aslında kedileri değil tüm hayvanları pek sevmiyor. Bırak kedileri ben sümüklü böcekleri bile çok seviyorum. Yolda gördüğüm zaman ezilmesin diye kenara koyuyorum dedim. Gözümün içine dehşetle baktı ve "yok artık seninki de psikolojik vaka" dedi.

Benimki mi yoksa onunki mi psikolojik vaka? Merhametsiz, şefkatsiz insanlardan oldum olası korkarım. Dedem derdi hayvanları sevmeyen insanları da sevemez diye. Küçücük, çaresiz, masum bir hayvana karşı duyarsız kalabilen bir insan bence herşeye ve herkese duyarsız kalabilecek kadar gaddardır.

Lütfen bu dünyayı bizimle beraber paylaşan tüm canlılara karşı biraz daha duyarlı olalım.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Boğazım Ağrıyor, Anılar Canlanıyor...

Öyle böyle değil, feci bir boğaz ağrısı çekmekteyim. Dün başladı bugün tüm şiddetiyle devam ediyor. Değil bir şey yemek, su içerken bile canım acıyor. Her yutkunduğumda ben burdayım diyen boğaz ağrım için Bepanthen pastil kullanmaktayım. Bugüne kadar hep işe yaradı. Umarım bu sefer de işe yarar. Tadı pek hoş değil ama oldukça etkili. Ne zaman bir Bepanthen pastil emsem aklıma Strepsils gelir. Şimdi siz ne alaka diyebilirsiniz ama Strepsils'in benim hayatımda çok önemli bir yeri var.

2002 yılının tam da bu zamanları, ben reklam yazarı olarak çalışmaya daha yeni başlamıştım. Daha doğrusu, üniversite sonrası sancılı bir staj döneminin ardından ilk defa çalışıyor ve para kazanıyordum. Kendimi ispatlamak zorundaydım. Hem kendime hem de iş yerime.

Şirketteki ilk önemli işim Strepsils konkuru oldu. O dönemde Strepsils Türkiye'ye çoktan gelmişti ama fazla bir iletişim yapmadığı için çok da bilinmemekteydi. Eczaneler kanalıyla iletişim bombardımanına geçmeden önce bir konkur düzenledi ve beraber çalışacağı ajansı seçti.

Biz yukarıda gördüğünüz işle konkuru kazandık ve bu iş hem benim için, hem de başka kapıları aralaması adına ajans için, iyi bir başlangıç oldu. Dilini çıkaran kızımız Türkiye'nin dört bir yanında eczane vitrinlerini süsledi.

İş büyüdü, devamı geldi ve kızımız taraftar kılığında eczanenin dışına çıkıp billboardlardaki yerini aldı. O dönem için bu çok önemli bir atılımdı. Çünkü reklam yasağından dolayı eczane dışına çıkmayı başaramayan markamız kızımız sayesinde sınırları aştı.

Erkeklerin de ilgisini çekmeyi başardı. Satışlar arttı. Bizim işlerimiz arttı. En önemlisi medikal reklamda Strepsils bir fenomen oldu ve örnek gösterilmeye başlandı. Biz yıllar boyu Strepsils çalışırken, kutu kutu Strepsils tükettik. Bence tadı muhteşem. Şeker olarak bile yenebilir. Ama gelin görün ki yüzbinlere insanı Strepsils kullanmaya ikna eden ben, kendimi ikna edemedim. O kadar gönül borcum olmasına rağmen hala gidip eczaneden Bepanthen pastil alıyorum.

Oysa Sugar Free pastili herkesin çekmecesinde bulunmalı. Pastil kullanmak için illa ki benim kadar boğaz ağrısı çekmeye gerek yok. Çok konuştuğunuz bir toplantı sonrası ya da çok sigara ve alkol tükettiğiniz bir gece ardından da keyifle tüketebilirsiniz.


Biz bunun gibi bir sürü iş üretmiştik Strepsils için, Özge ve Bilun'un kulakları çınlasın. Bugün eczaneden pastil alırken baktım da şimdi tipsiz, karikatürize bir karakteri var. Belli ki yurtdışından ithal. Kafamdaki marka kimliğine yakıştıramadım ne diyeyim.

9 Ekim 2009 Cuma

Bir Tatilin Daha Sonuna Geldik

Ballandıra ballandıra anlattığım tatilimin sonuna geldik.
Buradan tatilimizin sponsoru babama;
ÖZEL TEŞEKKÜRLERİMİ yollarken,
Shop&Miles'ın miles programını düşünenlere de ayrıca teşekkür ediyorum.

Pasaport yenileme sürecimde benden alınan 135 TL'lik defter yenileme ücreti ve ayrıca pasaport uzatma bedeli olarak alınan 276,40 TL'nin dışında yurtdışına çıkış bedeli olarak alınan 15 TL için de ayrıca sitemlerimi iletiyorum. Kısacası devletimiz bize oturun oturduğunuz yerde diyor.

Pasaport yenileme ücretleri:
1 yıl için olanlar
163,80 TL
2 yıl için olanlar
276,40 TL
3 yıl için olanlar
395,30 TL
3 yıldan 5 yıla kadar olanlar (5 YIL)
560,30 TL
Cüzdan bedeli 135 TL

Bu arada Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkelere uygulanan Schengen vizesinin de 130 TL olduğunu unutmamak gerek. Hal böyle olunca yurtdışına çıkmak için 40 kere düşünüyoruz. Burnumuzun dibindeki komşu ülkelere bile gidemiyoruz.

Gezemiyoruz, göremiyoruz, öğremiyoruz...

Oysa dünyada görecek öyle çok yer,
öğrenecek öyle çok şey var ki...

8 Ekim 2009 Perşembe

Ardenler'de Yağmurlu Bir Akşamüstü*

Dinant'dan sonra Lüksemburg'a doğru yola koyulduk. Yolculuğumuz boyunca Ardenler'in yeşilleri bize eşlik etti. Benim gibi coğrafya cahilleri için kısa bir bilgi: Ardenler, yoğun ormanlarla kaplı, tepelik ve büyük bir kısmı Belçika ile Lüksemburg sınırları içinde kalan, bir kısmı da Fransa sınırları içine giren bölge.Yeşilin her tonunu görmek mümkün. Bu nedenle Belçika ve Lüksemburg arasında araba yolculuğu oldukça keyifliydi. Amsterdam'a giderken inekler beni hayrete düşürmüştü. Öyle çoklar ki... Lüksemburg'a giderken de Ardenler beni şaşırttı. O kadar yeşil ki... Göz alabildiğine...
Lüksemburg da yeşilden nasibini almış. Yeşili bu kadar bol kaç başkent vardır bilmem. Lüksemburg bildiğiniz üzere küçücük bir ülke. Kendi küçük olmasına karşın ismi uzun olduğu için haritaya sığmaz bile. Özel olarak Lüksemburg'u görmeye giden insanlar olduğunu da pek sanmam. Ama bizim gibi civar ülkelerden burayı ziyarete gelenler çok oluyordur herhalde. Çünkü Belçika, Fransa ve Almanya'ya komşu olduğu gibi çok da yakın.
Başkenti de Lüksemburg olan bu şehri de pek fazla gördük sayılmaz. Çünkü 3 saat filan kalabildik. Ama ülke küçük, şehir haliyle küçücük olunca görecek ne kadar çok yer var bilmem. En azından havasını soluduk, ülke hakkında kısa bir bilgi edindik. Öğle yemeği yedik, sokaklarında biraz gezindik. Burası İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en güvenli kentiymiş. Üstelik kişi başına düşen milli gelir oranıyla da dünyanın en zenginiymiş. (110 bin dolar - Türkiye'de ise bu rakam 10 bin dolar civarında) Ehh yaşamak için pek ideal görünüyor değil mi? Belki 60'ından sonra :) Büyük ve renkli şehirlerde yaşayanlar için fazla huzurevi tadında bence.Şehir bir vadiye kurulmuş. Kaleler, kuleler vadinin tepesinde yer alırken, bazı yerleşim yerleri de vadinin dibindeki nehrin kenarına kurulmuş. Rehberimiz yeşilliklerin arasından kıvrıla kıvrıla nehir kenarına inebileceğimizi söyledi. Ama ciddi bir kondisyon gerektirdiği konusunda da bizi uyardı. Onun için biz nehre tepeden bakmakla yetindik.Lüksemburg'da yaşadığımız en büyük sürpriz şehrin meydanındaki Türk Günü etkinlikleri oldu. Bayramın 1. günü olması dolayısıyla orada yaşayan Türkler böyle bir etkinlik düzenlemişler. Meydana doğru yürürken annemin "kulağıma bir Türk müziği geliyor" demesinin hemen ardından, meydanda bizi Türk bayrakları ve semazenler karşıladılar. Yiyecek olarak da döner, kısır, börek, mercimek köftesi, patates salatası gibi bilindik tatlar...Sonra birden hava karardı ve yağmur başladı. Pazar olması nedeniyle boş sokaklarda, hafif atıştıran yağmurun altında dolaşırken, kapalı dükkanların vitrinlerindeki kışlık kıyafetler gözüme çarptı. Kışın burası çok soğuk oluyor sanırım.Dönüş yolunda Lavaux Sainte-Anne kalesine uğradık. Günümüzde av müzesi olarak ziyaretçilere açık olan bu kale bizim gittiğimiz saatte kapanmıştı. İki geyik görüp, iki fotoğraf çektikten sonra özel bir bira (trappist) içerek molamızı tamamladık.Trappist: Sadece Belçika'da Trappist keşişlerinin bizzat ya da gözetimi altında üretilen birden çok kez fermente edilmiş, yüksek alkollü ve bir o kadar da lezzetli bira.

*Dönüş yolunda Ardenler'den geçerek otobüsümüzle Brüksel'e doğru ilerlerken hafif atıştıran yağmura ithafen babam bu başlığı yazdı. Ve bloguma bu başlıkla bir yazı yazmamı önerdi.