23 Nisan 2008 Çarşamba

BÜYÜKADA




Bugün 23 Nisan yani Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olmanın dışında Büyükada'daki Aya Yorgi kilisesinde adak günü. Her sene yüzlerce insan bugün oraya adak adamaya gidiyor. Ama işin ilginç yani ben çocukluğumdan beri Büyükada'ya giderim, tepeye tırmanır, o küçük Ortodoks kilisesine adak adarım, a gününün 23 Nisan olduğunu son yıllarda öğrendim. Açıkçası bir anlam da veremedim yani niye tek bir günle sınırlansın ki. Bir kere yanlışlıkla 23 Nisan'da hazır tatil, hava da güzel adaya gidelim fikrini o günün adak günü olduğunu bilmeden deneyimledikten sonra şu öğrendim ki: Adaya her gün gidilir, o gün gidilmez. Gitmek bir dert, dönmek bir dert, fayton bulmak, kiliseye girmek, hatta yemek yemek bile dert... Bu nedenle biz klasik bahar ziyaretimizi ve 2008 ibadetimizi :) geçtiğimiz Cumartesi günü gerçekleştirdik. Bugün gidenlerin allah yardımcısı olsun. Valla Cumartesi günü bile ciddi bir kalabalık vardı. Bizim vapur nasıl batmadı bilmem. Tıkış tepiş, üst üstte, altta altta her adaya mütemadiyen uğrayarak bir buçuk saatte adaya vardık. Önce güzel bir çay içtik iskelede, sonra atladık faytonlara tıngır mıngır yola koyulduk. Hava nasıl güzel anlatamam, ne sıcak, ne de soğuk. Güneş tüm haşmetiyle kendini gösteriyor ama yakmıyor. Her yer yemyeşil bahar kıyafetine bürünmüş. Neyse efendim Lunapark'a kadar faytonla geldik. Sonra yokuşun başında arkadaşlar dediler ki tepeye kadar konuşmak yok sadece adağını düşüneceksin. Hoppala bu da yeni mi çıktı, ben yıllarca konuşarak çıkmışım o yokuşu şimdi mi konuşmayacağım. Tabii ki konuşarak çıktım bunca zaman yaptığım gibi :) Adağımı adadım. Bir önceki gelişimde adadığım şey olduğu için yağımı götürdüm. Sonra da hep beraber yemek olayına girdik. Temiz havada yürüyüş öyle bir acıktırdı ki beni, ben bile şaşırdım çünkü son günlerde ciddi bir iştah sorunum var. Köfte, patates, bira, salata ne varsa tabağımda büyük bir iştahla sildim süpürdüm. 2 biranın ardından şarkılar söyleyerek indik yokuştan :) Atladık faytonumuza düştük dönüş yoluna. Yorgun, mutlu, çakır keyif. Eeee ne beklenir günün sonunda. Eve dönüş ve uyku değil mi? Yanıldınız biz yeni maceralara doğru koyulduk. Onu da anlatmak başka bir güne kalsın :P

18 Nisan 2008 Cuma

ARANIYOR SAHİBİ RUHUMUN

Bu sene Eurovision şarkı yarışmasında bildiğiniz üzere bizi Mor ve Ötesi temsil ediyor. Çocukluğumdan beri izlerim Eurovision'u ama son yıllarda cidden sevdiğim işler çıkıyor. Gerçekten gönülden destekliyorum bizimkileri. Bu sene ki şarkıyı da çok sevdim. Hatta o kadar çok sevdim ki sabah akşam dinliyor, dinlemediğim zamanlarda da söylüyorum. Şarkı sözleri de pek manidar. Duygularıma tercüman olmuşlar adeta :)

Mor ve Ötesi - Deli

Aranıyor sahibi ruhumun
Tam yerine mi düştüm
Direniyor faili tutkunun
Kızmış ve küçülmüş

Aranıyor sahibi ruhumun
Tam yerine mi düştüm
Direniyor direniyor direniyor

Beni büyütün, ağlatmayın
Sevginiz nerde övündüğünüz
Beni büyütün, ağlatmayın
Sahte düşlerle oyalamayın

Bir akıllı bir yarım deli
Dört yanım akıllı bir yanım deli
Herkes akıllı bir ben deli
Bir ben deli bir ben deli

Beni büyütün, ağlatmayın
Sevginiz nerde övündüğünüz
Beni büyütün, ağlatmayın
Sahte düşlerle oyalamayın

17 Nisan 2008 Perşembe

DÜN DÜNDE KALDI

Arkadaşlarım günlerdir diyorlar ki dönüp dönüp duruyorsun geçmişe, önüne bak, geleceğe bak. Geçmiş geçmişte kaldı, sen ileriye bak. Haklısınız canlarım bakın Mevlana bile ne demiş, ne güzel demiş:
Her gün yeni bir yere konup göçmek gerek.
Akarsu gibi donmadan akmak gerek.
Dün geçti gitti, dün gibi, dünün sözü de geçti.
Bugün, yepyeni bir söz söylemek gerek.

14 Nisan 2008 Pazartesi

GAEL GARCIA BERNAL
















Bir insan bir insana bu kadar mı hayran olur :) Tamam her aktörün fanları vardır. Özellikle de karizmatik ve yakışıklı olanların. Bunun gibi kısa boylu, ördek dudaklının kaç hayranı vardır acaba? Valla ben hastasıyım ilk izlediğim PARAMPARÇA AŞKLAR VE KÖPEKLER filminden beri. Şimdi siz malum kişiye benzediğinden dolayı hayran olduğumu düşünebilirsiniz tabii. Ama oynadığı çoğu filmi izledim. Bence oyunculuğu kadar film seçimleri de dikkat çekici.
2008 Blindness

2007 Déficit

2007 Rudo y Cursi

2007 El Pasado

2006 Babel

2006 The Science of Sleep

2005 The King

2004 Bad Education

2004 The Motorcycle Diaries

2003 Dreaming of Julia

2003 Dot the I

2002 I'm with Lucy

2002 Fidel (film)

2002 El Crimen del Padre Amaro

2001 Sin Noticias de Dios

2001 Vidas privadas

2001 Y tu mamá también

2000 Amores perros


13 Nisan 2008 Pazar

FESTİVAL ZAMANI


İstanbul'a bahar ile festival birlikte gelir. Önce sinema, sonra tiyatro, sonra müzik, sonra jaz... Hepsini takip etmek imkansız olsa da birkaç ay boyunca sanata doyarız biz İstanbullular. Her konuda ayrıcalıklı olduğumuz gibi bu konuda da ayrıcalıklıyız :) Üniversite yıllarında başlayan bu festival müdavimliği kısa sürede bağımlılık yapar ve her sene ucundan kıyısından da olsa takip edilmesi gereken bir etkinliğe dönüşür. Açıkçası üniversite yıllarındaki kadar takip etmek güç tabii. O zaman dersten çıkar sinemaya koşardım. Bir günde üst üste 3 film seyrettiğimi bilirim. Şimdiyse acaba mesaiden çıkıp 21.30'a yetişebilir miyim diye bir endişe yaşıyorum. O zaman para yoktu şimdi vakit yok :) Bu hafta sonu 3 film izledik Filiz'le. Üçü de birbirinden keyifliydi. Bu vesileyle organizasyonu yapıp biletleri alan ama son anda Ankara'ya gitmek zorunda olduğu için aramıza katılamayan Selvinciğime kocaman teşekkürlerimi yolluyorum. Ve size de DVD'den izlemeniz için 2 film önerisinde bulunuyorum.
İlki Michel Gondry'nin Rüya Bilmecesi'nden sonraki filmi "Lütfen Başa Sarın"
Hayatta kaybetmeye mahkûm iki adamın mahallenin ünlülerine dönüştüğü benzersiz bir komedi. İkincisi ise Ünlü Amerikalı yazar Paul Auster'in ilk sinema filmi "Martin Frost'un İç Dünyası"
Akıllarda yer edecek bu nükteli mesel, bize tanımlama ve etrafımızdaki dünyayı görme şeklimizi sorgulamamızı isteyen felsefi bir gizem sunuyor.
Ayrıca Rolling Stones severler için Scorsese'nin çektiği "Shine a Light"da kaçırılmaması gereken bir belgesel.

11 Nisan 2008 Cuma

KELEBEK



İçim kıpır kıpır... Midemde kelebekler uçuyor sanki...

9 Nisan 2008 Çarşamba

GÜNÜN SÖZÜ :)


HAYATTA BAZEN DİBE VURMAK LAZIM Kİ AYAKLARINI VURUP TEKRAR YUKARI ÇIKABİLESİN.

8 Nisan 2008 Salı

AAAAAHHHH!!!


Anlatacak o kadar çok şey ama yazmaya değer o kadar az şey var ki aslında elim bir türlü gitmiyor bloguma. Hayat akıp gidiyor bir yerlere ama ben de bilmiyorum nerelere. Hafta içi ciddi bir biçimde işte geçer oldu. Gözümü açıyorum işe gidiyorum, gözümü kapayacakken eve dönüyorum. Anlamsız manasız bir koşuşturmadır gidiyor işte. Haftanın 5 günü, günün 9 saati kesinlikle yetmiyor. Yetmediği için de gecelere sarkıyor. Bana da kendime ayıracak zaman kalmıyor. Hafta sonları için çeşitli planlarım var. Ama henüz geçemedim bir türlü harete. Spor yapmak istiyorum, yoga yapmak istiyorum, tango yapmak istiyorum, dalmak istiyorum... İstiyorum da istiyorum... Bir türlü bir karar verip başlayamıyorum. Kendime güvenmiyorum, başlayıp da yarıda bırakmak istemiyorum. Bir sürü bahanem var işte, hangi birini anlatayım :) Aslında başımı alıp gitmek istiyorum uzaklara. Acaba cep telefonsuz, internetsiz, televizyonsuz kaç gün geçirebilirim tek başıma. Valla ben de bilmiyorum. Şöyle kendi kendime kalsam bir kafamı toplasam. Yapabilir miyim dersiniz? Ayrıca nereye gideceğim? Ne zaman gideceğim? Alın işte bir sürü soru işareti daha... Garip şeyler oluyor bugünlerde hayatımda ilginç tesadüfler, ilginç içdönüşler yaşıyorum. Hepsinin bir nedeni var biliyorum. Bana mesaj gönderiyor evren farkındayım. Aldım mesajların birçoğunu değerlendireceğim. Biraz bırakacağım elimdeki dizginleri. Kıracağım kuralları. Her zaman mantıklı, akıllı, planlı programlı olmak durumunda değilim. İnsan hata yapmaktan, güçsüz olmaktan bu kadar mı korkar ? Ne yorucu... Salmak lazım arada kendini. Salacağım ben de bakalım ne kadar salabilirsem :)

4 Nisan 2008 Cuma

ŞARKILAR KONUŞSUN

Belki Alışman Lazım - DUMAN

Orada bir adam var
Adamın içi dapdar
Beyni başı patlar
Kendinden geçer

Onu bunu bilmez
Bildiğini görmez
Görmeden inanmaz
Kendinden geçer

Yeter yeter

Yalnız mı kaldın
Bir tek sen mi varsın
Yanlız mı kaldın

Belki alışman lazım
Bu yanlızlığa
Belki katlanman lazım

Orada bir kadın var
Kadının içi dapdar
Beyni başı patlar
Kendinden geçer

Onu bunu bilmez
Bildiğini görmez
Görmeden inanmaz
Kendinden geçer

Yeter yeter

1 Nisan 2008 Salı

2 ŞARKI 1 İNSAN

RÜZGAR - Nil Karaibrahimgil

İnsan yalnız kalamaz, yapamaz
Döner durur yatağında, uyuyamaz

Ben seni kaybettim, anladım
Gündüzleri gecelere zor bağladım

Hani zaman herşeye ilaç ya, yalanmış
Hani aşklar hep gelip geçer ya, kalırmış

Rüzgar esti üstüme üstüme üstüme
Seni vurdu yüzüme yüzüme yüzüme

İnsan yalnız kalamaz, yapamaz
Döner durur yatağında, uyuyamaz


AKBABA - Nil Karaibrahimgil

Rakı olmasın
Şarap olmasın
Madem sen yoksun kafam olmasın
Gündüz olmasın
Gece olamasın
Madem sen yoksun günler akmasın
Sensiz nasılım bak bana
Gel de bir çorba yap bana
Madem öldürdün
Akbaba olmasın
Akraba olmasın
Eğer sen yoksan kimsem olmasın
N'olur olmasın!

28 Mart 2008 Cuma

AAAAAAAAAAA!!!!!!!

İstiyor insan herşeyi istiyor. Hem de aynı anda...
Nedir bu herşey?
Yaptığın işi, iyi yapmaya çalışacaksın. Kafa patlatacaksın. Uyduruk kaydırık olmamasına uğraşacaksın. Bu yeterince zor zaten. Sabah akşam işle yatıp kalkman gerekiyor. Ama işte an geliyor, o da insanı kesmiyor. İnsan, yatağına iş dışında, başka şeyler de almak istiyor!
Ee peki, âşık oldun diyelim. Sanki bir ilişkiyi yürütmek kolay? O da inanılmaz emek istiyor. Diyelim ki, iyi gidiyor. Şükrediyorsun. Ama bu sefer ne oluyor?
İki kişilik bir dünyada Küçük Prens ve Küçük Prenses olarak yaşamaman gerekiyor. Sosyal hayatın da olacak. Gideceksin, dostlarınla, arkadaşlarınla vakit geçireceksin. Peki, anladık, onu da yaptın. Ama kendini de beslemen gerekiyor. Ruhunu yani. Okunacak kitaplar, gezilecek sergiler, izlenecek filmler var. Ne yazık ki iş, ruhla da bitmiyor. Bütün bunları yaparken bakımlı ve güzel olmak icap ediyor.
Ee 30 yaşından sonra da iyi durabilmek için epey bir çaba gerekiyor. Spor yapacaksın spor! Yine fedakarlık: Ya sabahın köründe kalkıp bir saat yürüyeceksin ya da iş çıkışında herkesi ekip yüzmeye gideceksin.
Ay bitmiyor!
Paran olması gerekiyor, sabrın olması gerekiyor, vaktin olması gerekiyor, kuaföre gitmen gerekiyor, dip boya yaptırman gerekiyor, manikür, pedikür, sonra aileni ihmal etmemen gerekiyor, varsa çocuğunla günde en az iki-üç saat sarmaş dolaş olman gerekiyor, onun sağlığı, senin sağlığın, evin bakımı, onarımı, arabanın durumu...
Ee ne oluyor?
Suçluluk ve vicdan azabı içinde kıvranıyorsun. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyorsun. Beceremiyorsun. Hepsinin altından kalkmaya çalışınca da... Toptan çuvallıyorsun!
İyi bir iş mi çıkardın, patronun 'Bugün amma da çirkinsin!' diyor.
Güzel mi görünüyorsun, bu sefer işinde 'low profile' oluyorsun. Evin güzel mi oldu, ha ha ha parasız kalıyorsun. Tam kendini iyi hissediyorsun, bu sefer de şişmanlamaya başladığını farkediyorsun.
Ben kaçmak istiyorum!
Ben bu yazı üstüne çığlık atmak istiyorum.
AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA !!!!!!!

Not: Bu yazı bugün bana internetten geldi. Bir çığlık attım :)

27 Mart 2008 Perşembe

DÜNYA TİYATRO GÜNÜ KUTLU OLSUN

Rosina Wachtmeister Theatre Cat

Bu benim salonumda asılı duran tablo. Aslında bir puzzle. Geçen sene çok sıkıntılı bir dönemimde bunu alıp yapmaya başlamıştım çünkü kafamı dağıtıyor, yalnızlığımı gideriyor ve beni rahatlatıyordu. Bir ay gibi bir sürede yaptım bitirdim, çerçevelettim astım. Sonra kesmedi bir tane daha yaptım. Bu arada gören arkadaşlarım çok beğendiler. Filiz ona da yapmamı istedi. Demet satın alıp kendi yapmaya başladı. Neyse bunu onların ve benim ilk görüşte sevmemizin nedeni sanırım Tiyatro ve Kedi. Üçümüzün de ortak noktası. Dünya Tiyatro Günü'nüz kutlu olsun dostlarım. Tiyatro sevdamız olmasaydı biz bugün birbirimizi tanımıyor olacaktık.

26 Mart 2008 Çarşamba

SOBELENDİM

Demet beni sobeledi o ne demekse? Şimdi alfabenin her harfiyle aklıma gelen kelimeleri yazacağım. Neden? Bilmem ki adet yerini bulsun. Hakikaten bu işin kuralı ne? Sadece ilk aklına gelen kelimeleri yazmak mı?

A arı, araba, alibaba, armut, ayva
B burcu, burç, bilye, baba
C cadı, cadde, cimri, cüneyt
Ç çadır, çan, çanta, çilek
D demet, dergi, dün, dosya
E etek, emine teyze, emek, ekin
F filiz, fasulye, fındıklı, fincan
G göz, gömlek, gündem, gitar
H hayal, halı, harika, hikaye
I ışık, ılık, ıtır, ılgaz
İ iz, ilhan, ibre, inek
J janjan, jel, jet, jumbo
K kaya, kalabalık, kaka, kadın
L leyla, lale, leylak, lahmacun
M mumya, manisa, muğla, masa
N nermin, nane, naylon, nemrut
O okul, oley, otobüs, oda
Ö öküz, özlem, ölüm, öpücük
P pırasa, paris, para, pil
R rusya, rakı, roka, renk
S saksı, selvin, soğan, sade
Ş şampuan, şapka, şapanya, şile
T toğan, trabzon, türk, toka
U uzay, uydu, ufuk, un
Ü üzüm, ülke, ütü, üşümek
V vazo, valiz, vida, vileda
Y yalnız, yoğurt, yokuş, yurt
Z zeynep, zarf, zor, zencefil

Vay be neler çıktı? Bir psikolog olsa da şunu analiz etse. Ama ben hızlı düşünerek ilk aklıma gelenleri yazdım. Yoksa bu biraz düşünüp sevdiğin şeyleri yazarak mı oluyor? Demet bir taş attın kuyuya çıkar bakalım şimdi. Ben de kimi sobelesem????
sıradanbirinsaningunlugu EBRU SOBELENDİN!!!

21 Mart 2008 Cuma

EBRUSUMUN DOGUM GUNU

Bugün Nevruz. Bahar Bayramı. Ekinoks. Gece-Gündüz eşitliği. Bir deee Ebru'nun doğum günü.
Doğum günün kutlu olsun Ebru'cuğum. Yeni yaşında tüm güzellikler senle olsun. Sağlıkla, mutlulukla, başarıyla, sevdiklerinle bir yıl diliyorum sana. MUCKKK

BİZ KİMDEN KAÇIYORDUK ANNE?


Geçenlerde annem verdi bu kitabı bana. Ona da arkadaşı vermiş. Okumuş beğenmiş hatta beğenmenin ötesinde ilginç gelmiş ona. Bir de sen oku sonra konuşalım dedi. Oldukça sürükleyiciymiş hemen okuyup bitirirsin dedi. Hakikaten de öyle. Vakti olanlar bir günde vakti olmayanlar en çok bir hafta da bitirir. Dili o kadar akıcı ki okuması gayet kolay. Üstelik merak uyandırıyor insanda. Bir an önce bitirip sonunu öğrenmek istiyorsun. Yavaş yavaş çözülen bir polisiye gibi aslında. Romanın başından sonuna kaçan bir ana-kız var. Hayatları otel odalarında, farklı şehir ve ülkelerde geçen. Niye kaçıyorlar, kimden kaçıyorlar belli değil. Aralarındaki ilişki o kadar travmatik ki dudak uçuklatan türden. Kızı için tüm dünyayı karşısına alan bir anne ve annesinden başka hiç kimseyle ilişkisi olmayan bir kız. Daha fazla da anlatmayayım okumayan varsa okusun bence.

20 Mart 2008 Perşembe

HER YER MECRA

Klasik basın ilanı, billboard dönemi bitti. Şimdi moda her yere reklam vermek. İnsanların olmadık yerlerde karşılarına çıkıp onları gülümsetebilmek. Bakınız adamlar Viagra için ne yapmışlar yurtdışında. Otopark biletine reklam vermişler. Biletin üstünde "Pfizer'in sizin aşk hayatınızda neler yapabileceğini görmek için lütfen bileti sokunuz" yazıyor. (Pfizer diyor çünkü ilaç reklamı yapmak yasak) Bileti sokunca da bariyer kalkıyor. Tabii Viagrayı hatırlatmak için bileti de bariyeri de mavi yapmışlar. Yuh diyorum başka da birşey demiyorum. Reklam da bir kültür göstergesi. Bizim bu konuda da ne kadar geride olduğumuz ortada.

19 Mart 2008 Çarşamba

ŞAPKA ÇIKARIYORUM




Böyle zekice işleri görünce kıskançlığımdan çatlıyorum. Çünkü aslında o kadar basit ki herkesin yapabileceği kadar basit. Ürün: Sebamed-sivilceli ciltler için yüz yıkama jeli. Fikir: Pürüzlü duvar üstüne poster asmak. Boşuna dememişler SIMPLE IS THE BEST diye. Yapan meslektaşlarıma huzurunuzda şapka çıkarıyorum.

16 Mart 2008 Pazar

EVİME BAHAR GELDİ!





Bazen düşünürüm İstanbul yerine bir Ege ya da Akdeniz köyünde doğsam nasıl olurdu diye. Meyve bahçelerim olsa, hayvancılıkla uğraşsam, çiçekler eksem... Doğayla içiçe bir yaşam sürsem... Ama öyle bir yerde doğmadığım gibi yaz tatillerinde gittiğimiz bir köyümüz bile yok bizim. Annem şehirli, babam şehirli. Bildiğimiz tek köy oturduğumuz Mecidiyeköy :) Üstelik ailede benden başka böyle bir hayata özlem duyan da yok. Ben kime çektim acaba? Aslında babaannem bahçe delisi, bu yaşında hala ağaçlarının, çiçeklerinin derdinde. Emine teyzemin evi orman, öyle bereketli bir eli var ki ne ekerse tutar. Rahmetli anneannem de öyleydi. Sanırım benim toprak merakım onlardan geliyor. Bayılıyorum toprak mıncıklamaya ekip biçmeye. Geçen gün bir fuar davetiyesi geçti elime. Bahçe fuarı, gideceğim diye tutturdum. Nirva demez mi hangi bahçe, senin bahçen mi var diye. Balkonum var benim: yarım metreye, iki metre :) Bir sürü de çiçeğim var. Yukarda gördüğünüz yeni açan dış ortam açelyam. Onun altındaki iç ortam açelyam. Hemen altındakiler menekşelerim. Moru geçen hafta ben aldım, beyazı Filiz dün getirdi. Hemen onları da ektim güzelce saksılara. Saksı ve toprak çok önemli. Diğerleri henüz açmadılar. Naz yapıyorlar. Açsınlar onları da fotoğraflıyacağım. Bakın bakalım ben de daha neler var.

13 Mart 2008 Perşembe

PÜF NOKTALARI 2

Hayatı kolaylaştırmaya dair püf noktaları verdiğim yazı çok beğeni topladığı için (yalanımı yiyim) devam ediyorum. Buyrun hayatınızı kolaylaştıracak birkaç ipucu daha.


Dirsek ve topuklarınızın sertleşmesini istemiyorsaniz, bir dilim limon ile ovun. Böylece yumuşacık olacaklardır. (Bunu denemek lazım. Gerçekten merak ettim şimdi işe yarayıp yaramadığını. Ama şunu söyleyebilirim ki geçen gün Kırlangıç markasının zeytinyağlı sabununu aldım. Hiç güzel kokmuyor ama şimdiye kadar kulladığım tüm sabun ve vücut jelleri içinde en iyisi diyebilirim. Ne varsa doğallıkta var. Cildim yumuşacık oldu. Sanki krem sürmüşüm gibi.)

Soğan, sarımsak kesmeden önce parmaklarınıza limon suyu sürerseniz, istemediğiniz kokulardan kurtulmuş olursunuz. (Bunu kesin demeliyim tabii yemek yaparsam :)

Kızartma kokularının bütün eve yayılmaması için yağın içerisine bir iki dal maydanoz atın.
(Maydanozdan nefret ederim. Bu yüzden de satın almışlığım yoktur. Evde de hiç bulunmaz. Şimdi ben ne atacağım yağın içine? Üstelik ben kızartma işini fritözde yapıyorum. Aynı şey onu içinde geçerli mi acaba?)

Gözlüğünüzün vidası çok çabuk çıkıyorsa vidayı takmadan önce, vidanın gireceği deliğe renksiz oje damlatın. Vidayı öyle takın. (Biz bu renksiz ojeyi kaçık çorapta kullanırdık. Hatırlıyor musunuz?)

Peyniri kolay rendelemek için, 15 dakika buzlukta bekletin.
(Hangi peynirden bahsediyor bu acaba? ben zaten peyniri gayet rahat rendeliyorum. Asıl çikolata rendelemek zor :P

Pamuklu giysilerinizin çekmemesi için ilk yıkamada bir gece soğuk suyun içerisinde bekletin, sonra yıkayın, çekmeyeceklerdir. (Benim giysilerim zaten hiç çekmiyor. Çünkü 40 dereceden daha sıcak suyla yıkamam. Demet bana bir kere demişti hiç bir kumaş türünü 40 dereceden fazla sıcalıkla yıkama diye. Onu dinliyorum.)

7 Mart 2008 Cuma

KOKULAR

Sigarayı bırakan insanlar için hep tat alma duyularının gelişeceği, her şeyin artık çok daha lezzetli geleceği söylenir. Çünkü sigara büyük ölçüde tat alma duyusunu köreltmektedir. Ama nedense kimse koku alma duyusundan bahsetmez. Sigara asıl koku alma duyusunu köreltiyormuş arkadaşlar. Ben bunu anladım. Hiç almadığım kadar iyi koku alıyorum artık. Herşeyin kokusunu çok daha net alıyorum. Bu iyi mi derseniz onu bilmem. Çünkü etrafta o kadar çok kötü koku varmış ki. Aman aman... Özellikle de sigara kokusu. Lütfen sigara içen arkadaşlarım alınmasınlar ama bu berbat bir koku. Ben de bu kadar kötü mü kokuyordum diye soruyorum şimdi kendime. Parfüme dünyanın parasını verip bu kadar kötü mü kokuyordum? O kadar şampuan, vücut jeli, vücut losyonu, deodorant, parfüm ve diş macunundan sonra böyle pis mi kokuyordum? Hele de kıyafetlerim. Onlara da dünyanın deterjanını, yumuşatıcısını koyuyordum üstüne de dolapta aralarında sabunla saklıyordum. Böyle berbat mı kokuyorlardı? Evet arada kıyafetlerimin, saçlarımın sigara koktuğunu fark ediyordum, ama içmeyen için onlar her zaman öyle berbat kokuyormuş. İyi ki benim tüm sevdiklerim sigara içiyorlarmış da, ben onlara böyle kokmuyormuşum. Şimdi ise durum daha berbat çünkü hem içen insanların kokusunu duyuyorum, hem de onlar yüzünden hala kokmaya devam ediyorum. Ama gelin görün ki kendimi daha temiz hissediyorum. Gerçekten daha temiz. En azından birine sarıldığım zaman ağzımın, saçlarımın, üstümün buram buram sigara kokmadığını biliyorum. Keşke herkes sigarayı bıraksa :)

29 Şubat 2008 Cuma

İYİ Kİ DOĞDUNUZ, İYİ Kİ VARSINIZ...

Üç tane canım arkadaşım var. Üçü de Balık burcu. Bir ben içlerin de Yengecim. Ben de çok uzak sayılmam. Sonuç da hepimiz su grubuyuz :)
Filiz 27 Şubat, Demet ve Selvin ise 1 Mart doğumlu. Hal böyle olunca birlikte kutluyorlar doğum günlerini çoğunlukla. Ama bu sene Demet Almanya'da olduğu için ayrı kutladık maalesef. Açık söyleyeyim onun şen kahkahalarını çok aradım. Onsuz bir şeyler eksikti. Olsun varsın, onun keyfi yerinde ya önemli değil. Hayal Kahvesi'nde kutlandı büyük 30. yaş günü. Filiz blogunda fotoğraflı anlatır herhalde. Ben bir gece önce sette sabahladığım için fazla kalamadım. Bir de şu sigara olayı var ki artık iyiden iyiye rahatsız ediyor beni. Doğum gün kızları eğlendiler önemli olan bu. Üçüne de yeni yaşlarında mutluluk, sağlık ve başarı diliyorum. İyi ki doğdunuz kızlar, iyi ki varsınız.

28 Şubat 2008 Perşembe

PACK SHOT


Geçen Flormar çekimlerinde sete aniden dalan basın mensupları görüntü almaya başladılar. Aniden lafı aslında benim için geçerli çünkü PR ajansımız ayarlamış bunu. Herkesin de basının geleceğinden haberi varmış. Neyse onlar görüntü alırken muhabir Metin ve Hande'nin dışında, ajanstan birileriyle de röportaj yapmak istediğini belirtti. Ve ben kendimi birden kamera karşısında buldum. O kadar hazırlıksızdım ki. Bilseydim ona göre giyinir, ona göre makyaj yapardım. İnsan hayatında kaç kere televizyona çıkar :)
Ama takır takır konuşmaya başladım. Hiç heyecan yapmadan gayet rahat cevapladım soruları. Hatta arkadaşlarım, Zeynep sen kameralara alışıksın galiba bile dediler. Bu arada çekim Pazar günleri öğlen yayınlanan Pack Shot programı içindi. İzlemeyenler için söylüyorum. Çok keyifli bir program tavsiye ederim. Yurt dışından çok güzel reklam örnekleri veriyorlar. Bizim eski reklamları gösteriyorlar ki pek bir komik. Arada da reklamların kamera arkasından örnekler verip, reklamın yaratıcılarıyla görüşüyorlar. Neyse uzun lafın kısası ben bu programa çıkacağımı eşe dosta duyurdum ama gel gör ki üstünden kaç hafta geçmesine rağmen beni göstermediler :( Şaka bir yana bu hafta programdan bizi arardılar ve gelip tekrar çekim yapmak istediklerini söylediler. Çünkü gelen Show TV muhabiri programın formatına uygun sorular sormamış. Özellikle Hande ve Metin'e magazinel, içeriği dolu olmayan sorular yöneltmiş. Haydaaaa... O zaman o muhabirin ne işi var o programda dedik. Meğerse o gün gelen gerçekten magazin muhabiriymiş çünkü programın sunucusu Güneş'in o gün işi varmış. İş yine başa düştü biz yine ropörtaj verdik hem de bu sefer haberli olarak. Ama ben bu sefer eeeee ııııı eee ıııııı demekten doğru düzgün konuşamadım. İzleyin de görün. Bu Pazar Show'da! Bu sefer kesin :)

25 Şubat 2008 Pazartesi

BU BLOGU KİM OKUYOR?

Bu blogu kimler okuyor bilmiyorum. Demet’in okuduğu kesin çünkü yorumlarıyla okuduğunu belli ediyor sağolsun. Arda’nın da okuduğu kesin o da sürekli bana laf yetiştiriyor sağolsun. Annem yorum yazmayı henüz keşfedemediği için sözlü yorum yapıyor sağolsun. Onun dışında sanırım okuyan yok. Ebru’yu bir süre önce kaybettik. Evlenme mazeretiyle elini eteğini herşeyden çekti. Bakalım ne zaman normale dönecek? Filiz desen hiç yorum yazmaz. Kendi sayfasına yazılan yorumları da cevaplamaz. Onun için blogumu takip edip etmediğini ben takip edemiyorum :) Bir de Nirva var. O da ben oku diye dürtmesem okumuyor. Başka da kimse var mı okuyan? Varsa ses versin. Reklamcıyım ama kendi blogumun reklamını pek iyi yapamamışım anlaşılan. Ya da daha da kötüsü ilgi çekici konular bulamıyorum. Yeni şeyler bulmalıyım. Durun ben bir düşüneyim...

20 Şubat 2008 Çarşamba

PÜF NOKTALARI

Sevgili dostlarım bu püf noktalarını okuyunca sizinle paylaşmadan edemedim. Evde işinize yarayabileceğini düşündüğüm bir kaç püf noktayı yorumlarımla beraber iletiyorum. Hem ev hem iş kadını olmak kolay değil.

Satın aldığınız ayakkabılar ayağınızı sıkıyorsa onları bir kaç dakika buhara tutun.
(Valla benim satın aldığım tüm ayakkabılar istinasız ilk seferlerde ayağımı vuruyor. Bunu deneyeceğimdir.)

Halıdaki sigara yanıklarından, yanık yerler üzerinde zımpara kağıdı ile dairesel hareketler yaparak kurtulabilirsiniz.
(Sigara içmiyorum, içenler düşünsün:)

Mobilyaların yerlerini değiştirdiğinizde halıların üzerinde iz bırakır. Bu izleri yok etmek için izlerin üzerine bir parça buz koyun ve erimesini bekleyin. Daha sonra üzerinde elektrik süpürgesini gezdirin. İzden eser kalmadığını göreceksiniz.
(Çok uzun süre masa gibi, koltuk gibi çok ağır şeylerin altında kalan halılarda işe yarar mı bilmem)

Satın aldığınız plastik ve cam eşyaların üzerine yapıştırılan etiketlerden kurtulmak için etiketin üzerine yemeklik margarin sürün ve 15 dakika bekletin. Bir bez ile ovalayıp yıkayın. Üzerinde hiç bir leke ve çizilme oluşmayacaktır.
(En sinir olduğum şeydir. Etiketi çıkarmadan içim rahat etmez. Çıkarınca da yapış yapış olur. Ben bu durumlarda silgiyle silerek etiketin bıraktığı yapışkandan kurtuluyorum.)

Ütü yapmayı kolaylaştırmak ve süreyi azaltmak için ütü masasının kılıfının altına alüminyum folyo koyun. Sıcağı geri yansıtacağından ütü yapmak daha kolay olacaktır.
(Ütüden Filiz kadar nefret etmiyorum ama Demet kadar da sevmiyorum. Denenebilir.)

Duvarınıza çivi çakacağınız zaman işaretlediğiniz
yerin üzerine çapraz bant yapıştırın. Çiviyi öyle çakın. Böylece duvarın alçısını çatlatmamış olacaksınız.
(Bu çivi çakma işini hiç sevmiyorum. Çivi yamulur, duvar zedelenir, tam girmez çirkin bir görüntü oluşur. Matkaptan şaşmayın. Benim gibi matkabınız yoksa Koçtaş’tan çerçeve asma aparatı alın. Duvara yapıştırın.)

Büyük miktarda patatesiniz var ise torbanın içerisine bir adet elma koyun. 8 hafta boyunca filizlenmesini ve büzüşmesini önler.
(Vallahi bugüne kadar o kadar çok patates attım ki.)

Kuru soğanlari kese kağıdına sardıktan sonra buzdolabının sebze bölümünde muhafaza ederseniz çürüyüp bozulmasını önlemiş olursunuz.
(Bir sürü de soğan attım. Ta ki bir gün Selvin Amerikan soğanı al bozulmuyor diyene kadar. Muhteşem bir şey herkese tavsiye ederim. Büyük marketlerde file içinde satılıyor. Kocaman ve beyaz.)

Kızartma yağını bir kaç kez kullanabilirsiniz. Kullanılır durumda olup olmadığını anlamak için kızgın yağın içerisine bir dilim ekmek atin. Ekmekte kara lekeler oluşmuyorsa kullanabilirsiniz.
(Bunu hemen bu gece deneyeceğim. Pek bir ilginç!)

Beğenirseniz devamı gelecektir...

13 Şubat 2008 Çarşamba

EBRUŞUN KINA GECE

YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE
Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler
Uçan da kuşlara malum olsun
Ben annemi özlerim
Hem annemi hem babamı
Ben köyümü özlerim
Annemin yelkeni olsa açsa da gelse
Babamın bir atı olsa binse de gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse
Uçan da kuşlara malum olsun
Ben annemi özlerim
Hem annemi hem babamı
Ben köyümü özlerim

Hepimizin severek söylediği bu türkünün hikayesini biliyor musunuz? Valla ben bu sabaha kadar bilmiyordum. Öğrenince de şaşırdım çünkü hikayenin kahramanı benim adaşımmış :)

Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşrı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşrı köyüne götürür. Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış. Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür. Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır. Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

8 Şubat 2008 Cuma

FLORMAR ÇEKİM





Biz reklamcılar setleri çok severiz çünkü set demek projenin hayata geçmesi demek. Üstelik bir reklam filmi çekmek sanılandan çok daha sancılı bir süreç. Öncelikle bir senaryo yazıyorsun sonra bu senaryoyu reklam ajansındakilere anlatıyorsun. Eğer onlar da senaryoyu severlerse müşteriye sunuyorsun. Müşteriye film beğendirmek deveye hendek atlatmaktan zor. Çünkü ciddi paralar söz konusu. Film çekmek çok maliyetli olduğu gibi onu televizyonda yayınlatmak daha da maliyetli. Hepi topu 30-40 saniyelik bir filmi çekmek, bir kaç kanalda birkaç hafta yayınlatmak milyon doları buluyor. Haklı olarak müşteri parasının her kuruşuna değecek bir film istiyor. İnce eliyor sık dokuyor. Eğer işler yolunda giderse, proje prodüksiyon şirketlerine anlatılıyor. Başlıyor bitmek tükenmek bilmeyen bir pazarlık. Bu arada oyuncu seçiliyor, yönetmenlerle görüşülüyor. Haftalar toplantılarla geçiyor... Neyse sonunda motor deme zamanı geliyor. Herkes de bir heyecan. Ne de olsa çocuğunuz başkalarının elinde. Ama sizin de Metin Arolat gibi dünya tatlısı bir yönetmeniniz olursa, içiniz rahat geçiyorsunuz monitör karşısına başlıyorsunuz çekimleri izlemeye. Çekim deyip geçmeyin. Çarşamba sabah 8'den gece 12'ye- Perşembe sabah 8'den ertesi sabah 6'ya kadar sürdü. Daha da montajı, dublajı var bunun. Ama eminim ki çok güzel olacak. Çünkü çekimler süper geçti :) Çok soğuktu, çok yorucuydu ama çok da keyifliydi. 20 Şubat'tan itibaren televizyonda. Mutlaka izleyin! Bu arada basın sete gelip görüntü aldı. Röportaj yaptı. Bu pazar saat 15.00'de Show TV - Pack shot programında izleyin beni anacıııımmmm :)

31 Ocak 2008 Perşembe

Her Ay Bir Değişiklik...


Efendim 2008 benim için önemli bir sene. 30'lu yaşların başlangıcı. Yani genç kızlık yıllarının bitişi, orta yaşa giriş filan falan. Doğa bugüne kadar benden yanaydı. Bugünden sonra alehime işlemeye başlayacak. Artık kendime, sağlıma daha çok özen göstermeliyim. Tabii sadece ben değil. Tüm sevgili arkadaşlarım için de geçerli bu söylediklerim. Çünkü hemen hepsiyle akranım. Kızlar size söylüyorum. 30'lu yaşlarda dolaşım sistemi tembelleşir, hücre değişimi yavaşlar, toksin birikimi artar. Vücudun fiziksel açıdan dorukta olduğu günler geride kalır. Azamî nabız düşer, düzenli antrenman yapılmadığı taktirde oksijen alım kapasiteleri de geriler. Öte yandan bu yaşlar nispeten genç sayılacak yaşlar. Eklemlerin hâlihazırda oldukları seviyedeki esnekliklerini korumak için 30’lu yaşlarda esneme çalışmalarına ağırlık vermek gerekiyor. Yani yiyip yiyip yatmak yok. Kaldırın popolarınızı...
Ocak ayına radikal bir karar alarak ve sigarayı bırakarak girdim. Ve sonuç müthiş. Azmin elinden bir şey kurtulmaz. Artık kendimi zehirlemek için para ödemiyorum. Darısı diğer dostlarımın başına.
Şubat ayına da esneme hareketleriyle gireceğim. Bundan sonra her gece düzenli olarak esneme egzersizleri yapacağım. Bu konuda Demet'in gönderdiği "Tibet'in Gençlik Pınarı" kitabının bana yardımcı olacağını düşünüyorum. Sonuçta spor da bir yaşam tarzı. her gün düzenli olarak yapmak gerekiyor.
Mart ayı için henüz bir hedef koymadım. Çünkü bir engeli aşmadan diğerini düşünmeyi sevmiyorum. Sigarayı bırakmaya uğraşırken, boğazını tutmak, üstüne de diyet yapmak bana göre değil. İnsan alışkanlıklarını kolay değiştiremiyor. Bu konuda Demet bir istisna. Onu taktir etmeden geçemeyeceğim. O da benim gibi sigarayı bıraktı, üstelik her gün spor ve diyet de yapıyor. Ayrıca Arda'yı da taktir ediyorum. "Ben de seninle birlikte sigarayı bırakacağım" dedi ve hiç zorlanmadan bıraktı. Üstelik benim gibi mızmızlanmadı da... Hadi kızlar darısı başınıza. Siz de artık kendiniz için bir şeyler yapın.

15 Ocak 2008 Salı

ANGUT



Birçoğunuz angutun bir kuş olduğunu biliyorsunuzdur. Peki hikayesini biliyor musunuz? Valla ben bilmiyordum. Okuyunca şaşırdım. Bakalım sizi de şaşırtabilecek miyim?

Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir "Angut". Birisi bir salaklık yapınca, bi laftan anlamayınca, böle boş boş bakınca hemen "Angut musun" der günümüzün insanı. Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton "Angut!" var ülkemizde.
Angut kuşu eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan kendi de ölene kadar onun baş ucunda bekler. İşte bu canlının yaptığı en büyük"Angut"luk budur. Ayrıca bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen birşey değildir. Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elinizi uzatsanız dahi oradan kaçmaz. Hani derler ya "Angut gibi bakmasana lan" keşke herkes Angut gibi bakabilse değer verdiklerine. Bundan sonra bazılarına "Angut" demeden önce bir kere daha düşünün.. Bir "Angut" bile olamayan o kadar çok insan var ki artık günümüzde...

11 Ocak 2008 Cuma

ÇEKİM YASASI

Çekim yasasını hepiniz biliyorsunuz. Secret sağolsun herkese öğretti. Tekrar bahsetmeme gerek yok.
Ama şu güzel sözleri tekrar hatırlatmadan da geçemeyeceğim. Bunları biliyor olabiliriz ama çoğu zaman uygulamayı unutuyoruz.

NE İSTERSENİZ YAPABİLİR YA DA SAHİP OLABİLİRSİNİZ.
Bob Proctor-Filozof
NEYİ SEÇERSEK ONA SAHİP OLABİLİRİZ, SEÇİMİMİZ NE KADAR BÜYÜK OLURSA OLSUN.
Dr. Joe Vitale-Metafizikçi
YAŞAM BOYU KENDİ EVRENİNİZİ KENDİNİZ YARATIRSINIZ.
Winston Churchill
MERDİVENİN TÜMÜNÜ GÖRMENİZ GEREKMEZ, İLK ADIMI ATIN YETER.
Martin Luther King
YAŞADIKLARINIZ, DÜŞÜNDÜKLERİNİZİN SONUCUDUR.
Buddha
HAYAL ETMEK HER ŞEYDİR. O GELECEKTE YAŞANACAKLARIN ÖN GÖSTERİMİDİR. Albert Einstein
KENDİ KENDİNİZİN ÇARESİSİNİZ!
John Gray-Psikolog
NEYE DİRENÇ GÖSTERİRSENİZ VARLIĞINI SÜRDÜRÜR!
Carl Jung

9 Ocak 2008 Çarşamba

BUNLARI YEMEYİN!


Şimdi 2008 yılına sigarayı bırakarak sağlıklı bir başlangıç yaptım. Sadece bu kadar da değil, meyve ve sebze ağırlıklı beslenmek için her gün işe havuç, muz, mandalina vb. şeyler götürmeye de başladım. Aman ne güzel insanlar sigara-kahve içiyor, ben de havuç kemiriyorum. Mutluluğum sonsuz. Neyse asıl konu bu değil. Asıl konu benim gibi pis boğazları üzecek bir konu. Bugün bir mail aldım. Piyasada satılan ve insan sağlığını ciddi şekilde tehtit eden gıdalarla ilgili. Hacettepe Üniversitesi bir araştırma yapmış. Araştırma sonuçlarına göre hazır gıdalarda bulunan bazı katkı maddeleri kanserojen oldukları için çok tehlikeliymiş.
Özellikle şu gıdaları lütfen tüketmeyin ki dünyaya kazık çakalım :)
E330 - ÜLKER LÜKS GOFRET, MEYSU, KNOR DOMATES ÇORBASI, TÜM TENEKE KONSERVE TURŞULAR, 7UP, SCHWEPPES, JELİBON, TAMEK YAPRAK SARMA, PİYALE HAZIR ÇORBA, OLİPS
E250 - TÜM SALAMLAR
E300 - FANTA PORTAKAL, CINOMEL (Bu ne ki?)
E320 - ETİ PUFY, KNORR İŞKEMBE ÇORBA
E223 - ÜLKER HAYLAYF; ALBENİ
E322 - ÜLKER ÇOKOKREM
Bu listede beni en çok üzen fotodan da anlayacağınız üzere Jelibon oldu. Hastayım ben onun çocukluktan beri. Acaba Haribo liste dışı mı? Hemen araştırmalıyım.

31 Aralık 2007 Pazartesi

2007 şükürler olsun ki BİTTİ!

2007 hiç iyi geçmedi. Belki de yaşadığım en kötü seneydi. Tabii Allah daha kötülerini göstermesin. Ama hatırlamak istemediğim bir sene olarak tarihe geçecek. Şu an tek dileğim 2008'in hepimize sağlık ve mutluluk getirmesi. Her şey unutulur gider. En büyük acılar bile zamanla hafifler. Ama 2007'den unutmak istemediğim bir şey var: İnsanın yanında ailesi, gerçek dostları ve sevdiği insan olunca herşeye katlanmak çok daha kolay. Canım annem ve babama, biricik dostalarım Filiz, Demet, Selvin ve Ebru'ya ve tabii ki sevgilim Arda'ya gözyaşlarımı sildikleri, bana her zaman destek ve moral verdikleri için çok çok teşekkür ederim. İyi varsınız SİZİ ÇOK SEVİYORUM

16 Aralık 2007 Pazar

HERKESİ OLDUĞU GİBİ SEV!

Bizler kimseyi sahiplenemeyiz, kimseyi kontrol edemeyiz, ama herkesi sahiplenip, herkesi kontrol ettiğimizi sanırız. Oysa doğarken dünyaya tek geliriz, ölürken de tek gideriz, ruh aleminde de tek başınayız. Dünyadaki birlikteliklerimiz, dünya deneyimimizin sadece bir parçası.

Hayat yolunda beklentiyle yürüme, sağına soluna bakmadan sevgiyle yürü. Karşına çıkan fırsatları değerlendir, yolunun kesiştiği insanlarla keyifli dostluklar yaşa. Ama karşına çıkan kim olursa olsun, sakın onu sahiplenme. Onun kendi yolunda özgürce yürümesine izin ver, daha da önemlisi sen kendi yolunda özgürce yürü.

Gerçek sevgi sahiplenmek değil, onun olduğu gibi olmasına izin vermektir. Onun her haline bakarak "o öyle güzel" diyebilmektir.

29 Kasım 2007 Perşembe

İNSANIN KADERİ KENDİ ELİNDE!

UNUTMA! ,
TESADÜF DİYE
ŞANS DİYE
ŞANSIZLIK DİYE
BİR ŞEY YOK!!!

İnsan taşıdığı enerjileri yaşar. Siz değişirseniz kaderiniz de değişir. Yaşadığınız, hayatı beğenmiyorsanız, tek değiştirmeniz gereken şey kendi zihniniz. Çünkü yaşadığımız her şey, iyi ya da kötü bizden kaynaklanıyor. Yaşadığınız problemin nedeni, sizin bedeninizdeki negatif enerjilerden, korkularınızdan, zihinlerinizden, öfke ya da kızgınlıklarınızdan kaynaklanıyor. Siz enerjinizi değiştirirseniz, o problem de tamamen yok olur. "Bugün yaşadığım her şeye benim enerjilerim neden oluyor. Bu yüzden karşımdakileri suçlamak yerine, kendi içime dönmeliyim ve bunlara neden olan korkuları bulmalıyım" diye düşünmelisiniz ve korkularınızı bulup sevgiye dönüştürmelisiniz :)